Akşamın gölgesi ağır ağır yeryüzüne serilirken, dağın yamacında arabasına yaslanmış hâlde, ufkun kızıllığında eriyen güneşi dalgın bir hayranlıkla seyrediyordu. Elindeki çayın ince dumanı ise, zihninden geçen düşünceler gibi kıvrıla kıvrıla yükseliyor; sanki göğe değil de içindeki sessizliğe karışıyordu.
Kimi bekliyordu?
Yoksa sadece bir hayali mi?
Telefonu her titrediğinde yüreği hoplayan, ama telefonu açtığında yine o boşluk…
Neyi bekliyordu?
Bir adım sesini mi, yoksa sadece kendi yankısını mı?
Bir bakışın sıcaklığını mı, yoksa yıllardır içinde taşıdığı o soğuk boşluğu mu?
Kim bilir...
Belki de sadece onun kendisine verdiği hissi bekliyordu.
O his ki, gittiği günün akşamından beri kapısına kilit vurmuştu.
Belki de hiç gelmeyeceğini bildiği bir treni bekliyordu peronda;
raylar paslanmış, saatler çoktan durmuştu. Gözleri kapalıyken bile onu görüyordu:
Saçlarının kokusunu, boynunun kıvrımını, gülüşünün yarattığı o küçük depremi...
Ama uyanınca sadece yastıktaki iz kalıyordu.
Kimi bekliyordu sahi?
Gelmeyecek olanı mı, yoksa hiç gitmemiş gibi yapan zihin oyunlarını mı?
Neyi bekliyordu?
Bir “döndüm” kelimesini mi, yoksa sonsuza dek sürecek bu bekleyişin kendisine dönüşmesini mi?
Kim bilir...
Belki de en çok,
Sadece onunla vakit geçirmenin verdiği keyfi, mutluluğu ve hisleri bekliyordu.
O his ki, insana hem en büyük gücü hem de en derin yarayı aynı anda veren...
Ve adam, sessizce içinden geçiriyordu:
“Gelmezse de beklerim. Çünkü beklemek, tamamen onsuz bir hayatı düşünmekten daha az acı veriyor.”