George Orwell’in distopik edebiyatın zirvesi kabul edilen ve yıllar geçse de güncelliğini zerre kadar yitirmeyen başyapıtı 1984, sadece kurgusal bir roman olmanın çok ötesinde, insanın gerçeği algılayışını, özgür iradesini ve otoriteye körü körüne boyun eğişini sorgulatan tüyler ürpertici bir ayna niteliğinde.
Kitap, her hareketin, her sözün ve hatta her mimik değişiminin tele-ekranlar aracılığıyla izlendiği, "Büyük Birader"in her şeyi gören gözünün gölgesinde nefes almanın bile adeta bir potansiyel suç taşıdığı kasvetli Okyanusya’da geçiyor. Dilin kelime dağarcığı daraltılarak düşünce ufkunu yok etmeye programlandığı, sevginin ve insani bağların devlete ihanet sayıldığı, tarihin her gün Partinin çıkarları doğrultusunda fütursuzca yeniden yazıldığı bu boğucu düzende, ana karakterimiz Winston Smith’in içindeki o cılız hakikat arayışına ve sisteme karşı sessiz başkaldırısına tanık oluyoruz. Romanın okurda en çok iz bırakan ve belki de en çok korkutan yanı, yazıldığı dönemin çok ilerisinde bir vizyonla günümüz dünyasındaki teknolojik takip, medya manipülasyonu, sansür ve "çiftdüşün" gibi kavramları böylesine isabetli öngörebilmiş olması. Yazar, sistemin o meşhur mottosu olan "Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cehalet güçtür," cümlesiyle kitlelerin nasıl uyuşturulduğunu sarsıcı bir şekilde özetlerken, "Geçmişi denetleyen geleceği de denetler; bugünü denetleyen geçmişi de denetler," diyerek de hafızanın ve bilginin gücünü adeta zihnimize kazıyor.
Bir okur olarak eserin eksik ya da okunmasını biraz yorucu bulduğum yanına gelecek olursam; özellikle kitabın ortalarına doğru kurguya dahil olan ve sistemin siyasi manifestosunun sayfalarca aktarıldığı o uzun teorik bölümler, hikayenin başından beri tırmanan o gerilimli akıcılığını ciddi bir miktar sekteye uğratıyor. Tam