Kitaba kan donduran bir ifade ile başlıyor yazar; "bir devrimin anlatılmamış ve yazılmamış öyküsü.."
Eserin 3 cildi için incelemeleri ayrı ayrı yapmak yerine beni en çok etkileyen kitapta toplamak istedim düşüncelerimi.
Yazar, cumhuriyet dönemi din-devlet ilişkilerini anlattığı konuları 3 cilt hâlinde okurlara sunuyor. İlk ciltte "Türkiye'de üç devir üç sistem" başlığı altında Müslüman halk açısından en sıkıntılı ve en sancılı dönem olan devlete bağlı din sisteminden bahsediyor. Sıkıntılı ve sancılı dönem diyor zira bu son devirde inanan insanlar, inandıkları uğruna diğer iki devir içerisinde hiçbir zaman görmediği ve muhâtap olmadığı baskı ve zulümlere uğratılmış oluyor.
Ardından devlete bağlı din sistemi devrine geçişi hazırlayan iki temel taşın altını kaldırıyor yazar; saltanatın kaldırılması ve hilafete son verilmesi. Nutuk'un, vesikalar bölümündeki 264 sayılı belgeden alıntılayarak saltanatın kaldırıldığı gün M. Kemal'in yaptığı konuşmayı aktarıyor. Konuşma, ateşli bir hilafet savunuculuğu içerisinde geçmiş ve mecliste çoğunlukta bulunan hilafet taraftarlarına, bir nevi hilafetin kaldırılmayacağına kadar bizzat M. Kemal'in diliyle "senet" verilmiştir.
Ve İstanbul İstiklal Mahkemesi.. şahsî veya siyasî nedenlerle İbrahim Ethem Efendi gibi jurnal edilen nice insanlar olmuştur. Onlarca, yüzlerce masum İstiklal Mahkemelerince tecziye edilmiştir.
Kitap daha sonra son halife-i müslim'in Türkiye'den nasıl kovulduğunu anlatıyor ve ardından M. Kemal'in 26 Temmuz 1921 tarihinde Kazım Karabekir'e gönderdiği kendi el yazısının fotokopisiyle aktardığı bir belge yer alıyor. Yalnızca bir cümleyi alıntılamak istiyorum zira yazar da bu cümleyi konu başlığı olarak ele alıyor, M. Kemal: "Cumhuriyet kurulmayacak, hilafet ve saltanat kaldırılmayacaktır" diyor ve devamında:
Eser, üzerinde yaşadığımız dünyanın üstüne ilk İslâm ışıkları serpilmeden önceki manzarasını hızlı bir şekilde fakat açık olarak kısa çizgilerle belirtmekle başlıyor. Yayılıp uzanan dünyanın sinesinde yer alan toplumların şemasını işliyor ve putperest dinlerin bulunduğu milletlerin genel manzarasını gözler önüne seriyor.
Müellifin fırçasından çıkan bu tablo, koskoca dünyayı avucunuzun içine sığacak kadar küçülten eşsiz bir eserdir. Müellif problemleri ortaya koyarken gayet titiz ve hassas davranmış, gerçekleri gayet açık bir şekilde gözler önüne sermiştir. Tarafsızlık prensibini bir an olsun hatırından çıkarmamış, taassuptan uzak objektif bir tutum içinde hareket etmiştir. Ayrıca eski ve yeni, müslüman ve gayri müslim tarihçi ve araştırıcılara büyük yer vermiştir. Hâlbuki onların İslâm dinine ve İslâm dininin o devirde oynadığı role karşı oldukları meydandadır. Sonuç olarak müellif, olaylara daima objektif bir gözle bakmıştır.
Dünyanın üzerine çöken bu cehalet karanlığının yürekler acısı hazin manzarasını çizdikten sonra, İslâm'ın insanlığın kurtuluşundaki rolünü sunmaya çalışmıştır.
•
İslâm, kumanda mekanizmasını ele geçirmedikçe hareket edemez. Çünkü İslâm bir üstünlük akidesidir, bir kumanda nizamıdır; tâbi olmak değil, icat etme yoludur. Müslümanların gerilemeleri; bağlı bulundukları dinlerinin üzerlerine farz kıldığı kumanda mevkiinden uzaklaşmaları, İslâm'ın kendilerini zorunlu tuttuğu insanlığı koruma ideallerinden kopmaları ve her alanda dinlerinin emrettiği esaslardan ayrılmaları sebebiyle, İslâm'ın kumanda dizginlerini kaybettiği devir gelmektedir.
•
Bu eserde gözle görülür bir şekilde ortaya çıkan en bariz özellik; İslâm ruhunun uçsuz bucaksız ummanları andıran o geniş temellerine kadar inilip anlatılmasıdır. O bakımdan bu kitap, sadece dinî ve içtimaî