Bazı kitaplar vardır, rafta durduğu haliyle bile size bir ağırlığı olduğunu hissettirir. Necip Fazıl Kısakürek’in "Çile"si benim için hep o kitaplardan oldu. Adı bile insana bir tür mesuliyet yüklüyordu. Nihayet o kapağı aralayıp ilk mısralara daldığımda anladım ki bu, sadece bir şiir kitabı okumak değil, bir ruhun röntgenini çekmek, hatta kendi ruhunla yüzleşmek için cesaret gerektiren bir eylemdi.
"Çile"yi okumaya başladığımda ilk hissettiğim şey, kelimelerin ezici gücü oldu. Bu, süslü püslü, naif dizelerden oluşan bir kitap değildi. Her bir kelime, sanki bir dağdan kopup gelmiş bir kaya parçası gibiydi; sert, keskin ve yerinden oynatılamaz. "Kaldırımlar"ı okurken o karanlık sokaklarda, o "içimdeki insandan" kaçan adamla birlikte yürüdüm. Mısralardaki o ritim, o hece vezninin tokmak gibi inen vurgusu, kalbimin atışını bile değiştirmişti. Necip Fazıl sizi bir okur olarak rahat bırakmıyor; kolunuzdan tutuyor, sarsıyor ve kendi karanlığının içine çekiyor.
Kitapta ilerledikçe, "çile" kelimesinin ne kadar doğru bir isim olduğunu anladım. Bu, yalnızca bir şairin kişisel ızdırabı değildi. Ölüm korkusu, Allah’ı arayış, varoluşsal sancılar, toplumdan dışlanmışlık, yalnızlık... Aslında hepimizin içinde taşıdığı, belki de adını koymaktan korktuğu ne kadar temel insani kaygı varsa, hepsi oradaydı. "Sakarya Türküsü"nü okurken hissettiğim o milli ve manevi coşku ne kadar gerçekse, "Geceye Sesleniş" gibi şiirlerdeki o metafizik ürperti, o hiçlik korkusu da o kadar gerçekti.
Şunu itiraf etmeliyim ki, "Çile"yi okumak her zaman kolay bir deneyim olmadı. Bazen bir şiirin başında durup dakikalarca düşündüğüm, hatta kitabı kapatıp bir nefes alma ihtiyacı hissettiğim anlar oldu. Çünkü mısralar sadece okunup geçilecek gibi değildi; bir ayna gibi size kendi suretinizi, kendi korkularınızı