Geoffery Lewis'in bir lafı var: "Atatürk sıkı bir tartışmaya bayılıyordu, ama bunu yapacak insan yoktu etrafında." Atatürk kendine kafa tutulmasını isteyen bir insandı, bunu anlıyoruz. Bu, aynı zamanda dehanın da bir işaretidir; her türlü fikirden istifade etmek. Birkaç çok yakın arkadaşı dışında etrafında bunu yapacak insan yok ve Atatürk bunun çok açık bir şekilde farkında.
Almanya'nın entelektüel yarısı Türkiye'ye akıyor. Bütün bunlar olurken üniversite şaha kalkıyor. Denir ki, İkinci Dünya Savaşı sırasında en iyi Alman Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi idi.
Almanya'ya bir mektup yazılıyor. Profesör Kantorowicz isteniyor. Bu mektuba iki ay cevap gelmiyor Schwartz zavallı, elindeki listeyle tekrar geliyor. "Ekselans," diyor, "zatıâlinize arz ettim, vermezler bu adamı. Arzu ederseniz listenin ikinci sırasındaki arakdaşla irtibata geçelim." "Hayır," diyor Atatürk, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ı çağırıyor. "Hemen Reich Hükümeti'ne bir nokta çek," diyor. "İki ay mektubumuza cevap verilmemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne kasıtlı bir hareket midir?" 48 saat sonra Profesör Kantorowicz serbest bırakılıyor ve İstanbul'a geliyor.
Fuad Köprülü gibi bir insan var. Lise mezunu, ama Rus Bilimler Akademisi üyesi. Ne yapmalı? Biri, "İmtihan edelim," der. Buna İbnülemin Mahmut Kemal İnal'ın verdiği çok güzel bir cevap vardır: "Edelim, edelim de, imtihanı kime yaptıracağız?"
Atatürk'ün Malche'ın raporunun kenarına düştüğü derkenarlar vardır. Bunlardan biri, çok enteresan: "Kıymetsiz öğrencinin cesareti ilk yıldan kırılmalı, üniversiteden uzaklaştırılmalıdır," diyor. Bu, bugün Avrupalıların yaptığı iştir. Herkesi alıyor üniversiteye, bir sene sonra büyük çoğunluğunu döküyor. Bir daha da giremiyorsun. Atatürk de aynı şeyi söylüyor: "En iyiler üniversite okumalıdır," diyor. Büyük tarihçimiz İlber Ortaylı bir keresinde ne demişti? "Her şehre bir üniversite açmak ahlaksızlıktır." Şimdi bu sözün ne kadar doğru olduğunu anlıyor musunuz?