Hayatımda ilk defa bir savaşa bu kadar objektif bakabiliyorum. Yazar bizi ters köşe yaptı; ilk kitapta aynı savaşı York sülalesinin gözünden okuduk, yer yer İngiltere’nin medeniyetden bu derece uzak bir Orta Çağ yaşamasına tahammül edemedik. İkinci kitap olan Kızıl Kraliçe’de ben başka bir kuzen savaşı beklerken, bu sefer aynı savaşı karşı tarafın Lancaster Sülalesinin gözünden okuduğumu fark ettim. Öle bir ters köşe ki ilk kitabı okurken Lancesterlılardan nefret etmiştim, şimdi bir Lancesterlı için ağladım okurken. Savaş; asla kazananı olmayan insanlığın bitiği nokta. İki kitap bize bunu gösterdi.
300-380 arası kitap resmen durdu; çünkü serinin ilk kitabından sonucunu bildiğimiz bir savaşın haIzırlığını okumak; pek ilgi çekici değildi.Lord Stanleyin ihanet etmeyip Henry Tudor un yanında yer alması ilginçti. korana hastalığımda annemin meyveleri yemekleri eşliğinde okumak harikaydı.
Aslında tarihi roman kurgularına hayran olduğum için başladım. Sonrasında gördüm ki çoksatan kitap olmanın ötesinde bir sanatla karşı karşıyayım. Yazar; kitabı öyle bir yerde bitirmiş ki ne hikaye yarım kalmış, ne de bir sonraki kitabı merak edilmez kılmış. İşte bu yazarın hikayeye olan saygısıydı bence. Özetle bu kitap, çoksatanlara olan ön yargımı kırdı: çoksatanların içinden gerçek bir edebiyat çıkmış oldu. İngilizlerin başına gelen en güzel şey, bu yazar olmalı. Onun sayesinde tüm dünya, İngiliz tahtındaki oyunları okurken nefes bile almaz oldu, dahası tüm İngiliz Krallarını bilinçdışında ezberlemeye başladı.Bu durum enfes kurgunun; iz bırakan kitap konusunun, çatal diliyle okuyucuya hapsolan yazarın anlatım şeklinin eseri. Live on @PhilippaGregory