Ömrü boyunca, kitleler tarafından yanlış anlaşılıyor oluşunun hiçbir şeye benzemeyen sıkıntısını yaşayacaktı. Kendi düşüncesine ve kamuoyundaki imgesine sahip çıkmanın bu kadar güç olduğu bir memlekette “tanınmışlık” denilen boyunduruğu boğazından atmaya çalışacak ama bunu her denediğinde boyunduruğun daha da sıkıştığını görecekti.
“Ne olur beni bu kadar kolay anlamayın!” demek isteyecekti. “Biraz düşünün, siyah beyaz algılayıp üzerime etiketler yapıştırarak birtakım çekmecelere kilitlemeyin beni.”
Otel bilinmediği için herkes aynı eve sığışır, lokanta akla gelmediği için bütün aile aynı sofrada yemek yerdi. Yine de bugünkünden çok daha gülündüğünü, konuşulduğunu, eğlenildiğini hatırlıyorum
Paranın, bankadaki birikime verilen faizin, borsanın, lüks yaşamın, televizyonun, her evin önünde otomobilin, özel telefonun bilindiği bir devir değildi bu.
Herkes kıt kanaat de olsa geçinebildiği için, kendisine her ay para veren devlet babaya dua eder, kendini güvende hissederdi.
Öncelikle benim ama bir anlamda hepimizin hayatına dair bir anlatı. Çünkü bu ülkede sanatla, kitapla, kültürle ilgilenen ve daha güzel, daha adil bir dünya yaratmak isteyen milyonlarca kişi, sürek avlarıyla sistemli olarak yok edildi, tutuklandı, hayatın dışına sürüldü.
Bu arada milliyetçilik ve din kisvesine bürünmüş kişiler örgütlenerek ülkeyi soydu, çok büyük güç ve para sahibi oldular; eline kan bulaşmış katiller, siyasette yüksek mevkilere tırmandılar, saygı gördüler; kısacası Türkiye iyi evlatlarını boğan, kötüleri ise ödüllendiren bir ülke olarak bugünlere kadar geldi.
Bu kitabı okuyacak olan genç kuşakların, bizimkinden daha mutlu bir Türkiye’de yaşamalarını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden.