Gönlüm zarif oldukça hayatın ağırlığını daha derinden hissediyorum. İnsanların dudaklarından dökülen bir söz, gözlerinde bir anlığına beliren gölge, bir bakışın sıcaklığı ya da soğukluğu ruhumda uzun süre yankılanıyor. Çünkü ben insanları yalnızca oldukları yerden değil, taşıdıkları sessizliklerden de dinliyorum. Görünmeyen yaraları, saklanan hüzünleri ve söylenmemiş hikayeleri fark ettikçe, dünyaya karşı kayıtsız kalmak benim için imkansızlaşıyor.
Bu hassasiyet beni merhamete, anlayışa ve inceliğe yaklaştırıyor, aynı zamanda hayatın sert yüzünü de daha çıplak hissetmeme neden oluyor. Çünkü hoyratlık çoğu zaman insanın kendine ördüğü kalın duvarların ardında büyür. Ben ise ne kadar yaralansam da içimde duvarlar yükseltemiyorum. İnsanlara mesafe koydukça değil, onlara yaklaştıkça kendim olabiliyorum. Bu yüzden hem yakınlığın sıcaklığını arıyor hem de o yakınlığın kaçınılmaz hayal kırıklıklarını omuzlarımda taşıyorum.
Değer verdiğim her şey, aynı zamanda beni incitebilme gücüne sahip oluyor. Sevdiğim insanlar, inandığım bağlar, korumaya çalıştığım güzellikler... Hepsi kalbimde derin izler bırakıyor. Fakat zamanla anladım ki kırılmak, her zaman güçsüzlük değildir. Bazen kırılmak, hâlâ hissedebildiğinin; hâlâ sevgiye, umuda ve insana açık kalabildiğinin bir kanıtıdır.
Benim kırılgan oluşum bir eksiklik değil insan kalabilmenin bedelidir. Ve eğer bu bedel bazen yara almaksa o yaraların içinde bile sevgiyi, anlamı ve insan olmanın kıymetini aramaya devam edeceğim. Çünkü ruhun en derin asaleti, incinmeyi göze alarak insan kalabilmesinde saklıdır.
Münih'te bir yerde toprağın altında iki kişi durmuş, sohbet ediyorlardı. Bir fıkranın başlangıcı gibiydi.
"Bir Yahudi ve bir Alman, bir bodrumda duruyorlarmış, tamam mı?"
Ama bu fıkra filan değildi.