Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Aylin Balboa kaleme aldığı bu kitap; insanın kalbine yumuşak bir yerden dokunup orada uzun uzun oturmayı işliyor sanki. Dışarıdan bakınca sohbet gibi, arkadaşının sana içini dökmesi gibi… ama aslında arka planda derin bir yara, kabul etmeye çalışılan bir kayıp ve onu iyileştirme çabası var.
Kitap, yasın sadece “üzüntü” olmadığını gösteriyor. Bazen öfke, bazen sitem, bazen de hayata tutunma çabası. Balboa, Osman’ı anlatırken aslında hepimize aynayı tutuyor: kaybettiğimiz insanlar, yüzleşmekten kaçtığımız duygular, söyleyemediğimiz cümleler… Onun dili ne çok süslü ne çok iddialı; fakat içtenliğiyle okuru sarıp sarmalıyor.
Hikâyede en çok hissedilen şey, sevmenin ağırlığı ve hafifliği. Bir insanı kaybetmek, onu hatırlarken hem gülümsetiyor hem incitiyor. Aylin’in metni tam bu ikisinin arasında salınan bir duygular salıncağı gibi. Bazen hüzünlü, bazen komik, bazen çok tanıdık.
Kısacası kitap, “yasın da bir hikâyesi var ve o hikâye senden uzun” demenin en zarif hâli. Okurken hem içine çöken bir ağırlık var hem de “iyi ki yazılmış” hissi. Kendini kayıplarıyla büyüten herkese tanıdık gelecek, kalbe iyi gelen bir kitap.
"Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera (seyahat) ise büyük bir ibadettir; çünkü O'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim."
Birini tanımaya giden en hızlı yolun kitaplığındaki şeylere bakmak olduğunu düşünmüşümdür hep. Özellikle dekorasyon amaçlı havalı bir şey değil de, dürüst bir kitaplıksa.
- Matt Haig