Sözdü kadim geleneklerin yelkeni. Dilin bekçileri söz söyleyebilenlerdi. Söz evveldi yazı sonradan gelmişti. Söz tanrıların armağanıydı, yazı insan aklının icadı. Söz insanın doğasına uygundu, yazı o doğayı bozmuştu. Yazının olmadığı o eski ve kutlu zamanlarda bütün bilgi ve edebiyat söz halinde dururdu hafızalarda. Onca destan yazıyla mı yazılmıştı? Oysa yazı zihinleri tembelliğe itmiş, insanın gerçek hazinesi onun bir kopyasına tercih edilmişti. Vee, söylenmiş her şey bir söylevdi. Tarih, destan, savunma, yargılama her şey söyleve yaklaştığı nispette değerliydi. İnsan söylev vermeyi başardıktan sonra uygar olmuştu. Tanrılar kendisini en çok söylev vererek gösterirdi. Hem insan kendisini konuşurken ele verirdi yazarken değil. ‘’İnsanın yaşamı neyse, konuşması da odur,’’ derdi eski bir Grek atasözü. Ellerden sadece biri yazabiliyordu üstelik. O kadar değerli bir şey olsa, tanrılar iki ele de kalem tutma yeteneğini vermez miydi? Oysa kulakların ikisi de işitirdi, ağızdaki dil yekpareydi.