Ekranın bir yanından öbür yanına ağır ağır akan satırlarda, Güney Afrikalı beyaz fotoğrafçı Kevin Carter'ın hikâyesi anlatılıyordu. Ekranda Kevin Carterın foto muhabiri olduğu ve pek cok savaş alanında fotoğraf çektiği yazıyordu. Başından çok şey geçmişti ve kendisi de pek çok kez ölümden kıl payı kurtulmuştu. Sudan'da bir otobüsün içinden, sokakta sürünen ve açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kızın fotoğrafını çekmişti. Biraz uzakta bekleyen bir akbaba vardı.
Bu fotoğrafın o tarihlerde bütün dünyaya gösterildiği ve Kevin
Carter'ın bu yüzden ağır eleştirilere uğradığı yazıyordu. Çocuğa yardım etmek yerine neden fotoğrafını çektiği sürekli sorulmuş ona. Bu fotoğrafla Pulitzer Odülü'nü almış, sonra da Amerika'nın en büyük, en ünlü fotoğraf ajansında işe girmiş. Kevin Carter bundan kısa bir süre sonra intihar etmiş. Veda mektubunda, kederin ve ıstırabın bir biçimde sevinçten daha ağır bastığını, artık hiçbir şey hissedemediğini yazmış. Bu hikâye siyah zemin üzerine beyaz harflerle anlatıldıktan sonra, sanki o anda deklanşöre basılmış gibi o ünlü fotoğraf saniyenin onda biri kadar bir süre gösterilmiş.