Gelin mikrofonu bizzat Foucault'ya verelim: "Fransa'da anlattıklarınızın yüzde onu anlaşılmaz olmalı, yoksa insanlar sizin derin bir düşünür olduğunuzu düşünmezler."
Thomas Hobbes'un "Gücün itibarı gücün ta kendisidir" lafından hareket eden akademisyenler, normal insanların anlayamayacağı teknik terimler ve uzun cümleleriyle dili bir "kültürel sermaye" olarak kullanmakta ve bu sermayeyi diğer sermaye türlerine çevirmeye çalışmakta aslında. bu "yüksek" akademik dil normal kullanımından uzaklaştıkça kullanıldığı alanın otonom bir sisteme sahip olduğu illüzyonunu da yaratıyor. Uzmanlık isteyen bu sistematik dile hakim olmak da akademisyenlerin yaptığı işi daha kompleks ve özgün göstererek kendilerine büyük bir itibar sağlamakta. Ne kadar karmaşık ve anlaşılmaz yazarsan o kadar orijinal bir şeyden bahsediyormuşsun gibi durur.
Emekli bir Alman olduğunuzu düşünün. Ya da sabit bir maaşla geçinmeye çalışan bir memur. Bunca yıldır biriktirdikleriniz hiperenflasyon nedeniyle eriyip gitmiş. Peki ya dört sene siperlerde kelle koltukta vuruşan ve terhis olduktan sonra ne iş bulabilen ne de aile kurabilen askerler. 1920'lerin ortalarından itibaren başlayan ekonomik düzelmeyle tam düzlüğe çıktık dediğiniz anda gelen 1929 Buhranı. Tekrar dalga dalga zamlar ve yaygın işsizlik. Çaresizsiniz. Çevrenizde bir sürü size benzemeyen insan var. Göçmenler, komünistler, sosyalitler ve her ne kadar uzun süredir bir arada yaşıyor olsanız da çocukluğunuzdan beri haklarında bir sürü hikaye duyduğunuz Yahudiler. Buhran bir sene önce, 1928'de anca %2.6 oy alabilen Nazilerin, 1932'de her üç Alman'dan birinin oyunu almasını sağlayan faktörler işte bunlar.