Judith Hermann – Yuva | Kendimce İnceleme
Bu yazıda Yuva’yı kendimce ele alıyorum.
“Kendimce” diyorum çünkü edebi jürilik yapmayacağım. Ödüllü, saygın, Alman edebiyatı…
Tamam, sensin ama ben sevmedim.
Elimde şarap kadehiyle “insanın kendini ve yuvasını arayışının metaforu” falan demek isterdim ama bu bana samimi gelmiyor. Kitap benim için dümdüz sıkıcıydı. 150 sayfayı ara tatilde, çalışmadığım koskoca altı günde bitirdim. Bu bile yeterince şey söylüyor.
Neden sıkıcıydı?
Çünkü merak yok, gerilim yok, duygusal temas yok.
Ne "sonu nereye varacak" hissi var ne de “bu karakter benim içimi okuyor” anı. Üç saatlik, başı sonu belirsiz sanat filmleri gibi bittiğinde sende hiçbir şey bırakmıyor.
Kitabın adı Yuva. Ben de ister istemez bir sıcaklık, bir aidiyet, bir “ev” hissi bekledim. Ama yok. Anlatıcıyı tanımıyoruz, adını bile bilmiyoruz ve bunu hiç umursamıyoruz. Geçmişe dönüyor, ilişkiler yaşıyor, ayrılıyor… ama duygular hep mesafeli. Eğer yazarın amacı bilinçli bir ruhsuzluksa, o zaman bu kitabın adı neden Yuva?
Oysa ben ev ve ev hissi olan kitapları çok severim. Tepedeki Ev, Eylül Evi, Tavuk Bacaklı Ev… Bu kitapta ise ne ev var ne de “birlikte olma” duygusu. Sadece gri bir atmosfer.
Dil meselesi
Dil de beni ayrıca yordu. Diyaloglarda tırnak işareti yok, her şey virgülle akıyor.
Üstelik sürekli geniş zaman: yürüyorum, düşünüyorum, oturuyorum…
Metin hem biçim hem ton olarak ağırlaşıyor ve okurla arasına mesafe koyuyor.
Konusu
Aslında uzun uzun anlatılacak bir olay yok. Bu da kitabın meselesi zaten.
Anlatıcı geçmişte bir sihirbazla yaşadığı kısa bir deneyimi, bugünkü yalnızlığını, dağılmış ilişkileri ve belirsiz anıları arasında gidip gelerek anlatıyor. Kim kimdir, neden oradadır, ne hissedilmiştir çoğu şey muğlak. Abisinin barında çalışıyor, komşusu Mimi ile