Kimsenin olmadığı balık reyonunun önünden geçiyorum. Mağaza genelinin sıcaklığı yüzünden, buzlara rağmen keskin koku kaçınılmaz. Reyonun sağında, heybetli bir şekilde üst üste yığılmış, tuzlanmış morina balıkları eski tip gri kiremitlerle kaplı eğimli bir çatıyı andırıyor. Yerde kapalı morina kasaları istiflenmiş: 10 kilosu 65 euro. Uzun, çiçekli elbise giymiş siyah bir kadın tezgâhın önünde duruyor, bir an tereddüt ediyor, uzaklaşıyor.
[İkilem. “Siyah bir kadın” mı yoksa “Afrikalı bir kadın” —ki öyle olup olmadığından emin değilim— mı yazayım, yoksa sadece “bir kadın” mı demeliyim? Bugün özellikle, bu günlüğün nasıl okunacağını belirleyecek bir seçimle karşı karşıyayım. “Bir kadın” yazmak, gözümden hiç kaçmayacak bir fiziksel özelliği silmek demek. Bu, beyaz okurun gözünün önüne alışkanlıkla beyaz bir kadın geleceği için, söz konusu kadını örtük olarak “beyazlatmak” anlamına gelir. Bu, onun varlığının hiç de önemsiz olmayan bir parçasını, yani teninin rengini reddetmek olur. Kelimenin tam manasıyla onun görünürlüğünü reddetmektir bu. Oysa yazıyla angajmanım bunun tam tersi, tam tersini yapmak istiyorum: Burada, bu günlükte insanlara hipermarket yaşamında işgal ettikleri yeri, oradaki mevcudiyetlerini geri vermek. Etnik çeşitliliği savunan bir manifesto yazmak değil, benimle aynı alanı paylaşan insanlara hak ettikleri varoluşu ve görünürlüğü vermek. Dolayısıyla yerine göre, “siyah bir kadın”, “Asyalı bir adam”, “Arap gençler” diye yazacağım.]