Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı ! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı...
Keşke sadece meczup olsaydın,sadece arif olsaydın ya da ! Keşke ya bana ihanet etmekle ya da sadık kalmakla yetinseydin! Keşke insanda sadece şefkat veya sadece tiksinti uyandırsaydın ! Nasıl sevilirsin sen, senden nasıl nefret edilir ?
Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam’ın hikâyesini okudunuz mu? Kişilikleri çok farklıdır, ama her biri İran ruhunun ölümsüz bir yönünü temsil eder. İçimde üçünü birden bulurum kimi zaman. Nizamülmülk gibi, büyük bir İslam devleti kurma özlemi taşırım. İsterse tahammül edilmez bir Türk sultanı tarafından yönetilsin! Hasan Sabbah gibi İslam âleminin dört köşesine başkaldırı tohumları ekiyorum, beni ölümüne izleyecek müritlerim var…” Hayyam gibi şimdinin, içinde yaşanan ânın nadir keyiflerini kolluyor, şarap, sâki, meyhane, sevgili üzerine dizeler yazıyorum; sahte sofulara hiç güvenmiyorum, onun gibi. Bazı rubailerinde Ömer kendinden söz ederken, sanki çizdiği resim bana aitmiş gibi geliyor:
‘Şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır, ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kâfir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna… Şu alacalı bulacalı yeryüzünde, bu yiğit ve hüzünlü adam kim ola?’”