Dördüncü olarak çok istediklerimizi az yapıyoruz. Yusuf Usta diye birisi var. Taş işliyor, bu konuda usta. "Taşı oyup içindeki güzelliği ortaya çıkarınca, o taş bana gülümseyip, "İşte ben buyum, bir taş parçası değilim.' diyor." diyor. Hayatlarımız da böyle. Hayatlarımız da hiçbir şey ifade etmeyen bir taş parçası olabilir ya da bir sanat eserine dönüşebilir. Neye bağlı? Bizim işlememize bağlı. Elimizi, aklımızı ve kalbimizi katarak yaşamayı yeniden işliyor olmamıza bağlı. Ne kadar işlersek o kadar sanat eserine dönüşecek hayatımız. Bakması, tutması, yaşaması o kadar keyif verecek. Ama işlemezsek dümdüz bir taş olacak. Bir yerde okudum, diyor ki: "Bazen hayatımı ilk gördüğüm kişiye şunu biraz tutar mısın diye verip arkama dönmeden kaçasım geliyor." O kadar hayattan bıkmış. İşlenmemiş hayat böyle olur. Ama işlersek tadına doyamadığımız, insanların bize doyamadığı, ömrümüz bitse bile sesimizin, sözümüzün devam ettiği bir hayata sahip oluruz.
"Yazmadan önce düşünelim. Çünkü karşımızdaki gerçek insan. Karşımızdaki yazdıklarımızdan olumlu ya da olumsuz etkileniyor. Bakın suya bile kötü söz söylendiğinde sistemi bozuluyor."
ok kısa ama ilaç olacak, hayat kurtaracak bir formül paylaşacağım sizinle. Derler ki hayatın altı ahlaki-etik ilkesi vardır. Nedir onlar? Birinci ilke, "Dua etmeden önce inan." diyor. İnanç, olacak. Bir hikaye var, çok hoşuma gider. Bir yerde yağmur duasına çıkmışlar. Bir kişi şemsiye götürmüş, onun hürmetine yağmur yağmış. Ötekiler yağmur duasına çıkıyor ama çıkıyoruz işte havasındalar. Yağmur yağar mı yağmaz mı belli değil. Ama bir kişi diyor ki; "Ya ben şemsiye alayım, yağmur duasına çıkıyoruz kesin yağmur yağacak." Bu kadar inandığı için yağmur yağıyor. İnanç olmadan olmaz.