Mehmet ettar

İnsanın Kötülüğü Üzerine
"Metruk bir değirmen gibiydim. İşe yaramaz, gözden çıkarılmış. Kuşların bile uğramaktan vazgeçtiği yıkılmayı bekleyen bir değirmen. Yeryüzünün unutulmuş bu ücra köşesinde başka bir çok şey gibi iyinin ve kötünün acının ve mutluluğun arasındaki çizgi belirsizleşmiş, sanki her şey yalnızca zamanı unutmak için yaşanıyor gibiydi...". Samet, uzun yıllar kpss ile uğraştıktan sonra nihayetinde sınavı kazanmış ve Muş'un ücra bir köşesine görsel sanatlar öğretmeni olarak atanmıştır. Geçirdiği dört senenin ardından İstanbul'a tayin olmak isteyen Samet öğretmen, bütün hayatını bunun üzerinden kurugulmaya, içerisinde bulduğu hayatı bu pencere üzerinden okumaya çalışmaktır. Film, karaktermizin karlar içersinde okula doğru uzun bir yürüyüş yaptığı bir sahne ile açılır. Büründüğü kimlik, elindeki fotoğraf makinesi ile kendince anlamlar bulmaya çalışan , doğunun yoksulluğu, çaresizliği karşısında kendisine İstanbul'da kurguladığı hayat icin anlatım malzemesi çıkarmaya çalışan yari- liberal bir öğretmen profili ile karşımızda durmaktadır. Kedisine inşa ettiği kimlik ve o kimlik çevresinde kurgulanan diğer film karakterleri, filimin başından sonuna kadar Samet'in içersinde bulundugu yanılgıyı arttırmakta, realite ile tanışmasina engel olmaktadırlar. Nuray öğretmenin tum toplumculugna karsi kendisinin sergilediği bireyci-bencillik, öğrenci ve yerel ahali ile olan ilişkilerine yansimakta ve karşılaştığı her olay, karakter onun gözünde nefret objesine dönüşmektedir. Samet, kuşların bile gecmek istemediği bu sürgün yerinde bir mahkum, öğrenciler ise mahkumiyetin sebebi olarak karşımızda durmaktadırlar. Bu taşra kasabasında yasanan mahkumiyetin verdiği hüzün, Samet'in yerel değerler arasında kendisini bulmaya çalışmasına ve karşılaşılan problemlerin çözümünde bir bilirkişi olarak kendisine
Kuru Otlar Üstüne
Reklam
“Anlaşılmak istiyorum kendi ülkemde ama anlaşılmasam da ne yazar ki? Kıyısından geçerim doğduğum diyarın , eğik yağan bir yağmur gibi…”
Muhafazakârlık Nedir?
Başka türlü bir şey’i tasavvur ve hayal edememekten, ondan da önce, başka türlü bir şey’e açılan tasavvurları adeta kızgınlıkla karşılamaktan söz ediyorum. Başka türlüsü de mümkünmüş’e, böylesi de olabilirmiş’e aralık bırakmayan, merakın kepenklerini kapatmış bir “Bu, böyledir” eminliği… En yalın ifadesiyle: Meraksızlık. Bu ‘sayede’, sormamak – gerçekten, cevaptan bir şey öğrenmeyi umarak, sormamak. Bu ‘sayede,’ dinlememek – gerçekten, ne diyeceğine kulak vermek üzere, dinlememek.Hep alıştıkları gibi söylensin isterler. Alışıldık cümleler, bildik kelimeler işitmek isterler. Aynı şeyin başka kelimelerle anlatılmasından huylanırlar. Övdüklerinin başka türlü övülmesinden, yerdiklerinin başka türlü yerilmesinden bile huylanırlar.
1916 Arap İsyanı Bir ihanet miydi?
Tarihi hadiseler, yapıları itibari ile hem kendi dönemlerini hem de kendisinden sonra gelen dönemlerin seyrini değiştirmeleri açısından dikkate değerdir. Toplumların tarihinde mit haline gelen hadiseler, güncel siyasi- sosyal olayların açıklanması için sözlük görevi görmektedir. Nitekim tarihi akış içerisinde konumlanan karakterlerin, kendilerinden sonra gelen tarih yazıcıları tarafından mutlak doğruların içerisine hapsedilmeleri tarihin okunması açısından son derece zararlıdır. Popülist tarih yazımı, bireyi kendi kimliğinden kopararak akış içerisindeki bir nesneye indirger. Nesneleşen birey, insan olmanın getirdiği hasletlerden sıyrılarak bir eşya hükmünü kazanır. Bu nesneleşme eşyanın tabiatı icabı katı, değişmez doğruların içerisinde yeni bir hüküm kazanarak insani duygulardan arındırılır. Bu noktadan itibaren duvarların arkasını görmek zorlaşır, anlamsızlaşır. 19.yy’da Osmanlı devleti içerisinde bulunduğu darboğazdan kurtulmak için çeşitli arayışlara girmiş, siyasi ve toplumsal hayatı ilgilendiren reformlar yapmaya çalışmıştır. Osmanlı devletinin içerisinde bulunduğu yönetimsel problemler, bozulan ekonomi, kaybedilen savaşlar gibi nedenlerden dolayı, kimlik bunalımı meydana gelmiştir. Tanzimat ve ıslahat gibi yenileşme cabaları toplum tarafından benimsenmemiş ve siyasi atmosferin boğuculuğu içerisinde kaybolup gitmiştir. Toplumsal sorunların giderek büyümesi ve Osmanlı yönetimi altından bulunan azınlıkların bire birer bağımsızlıklarını kazanması, yenileşme hareketlerinin daha radikal olması gerektiğini düşünen aydınları harekete geçirmiştir. Mizan, Meşveret gibi gazeteler etrafından toplanan ali Suavı, Namık kemal, Ahmet Cevdet Paşa, Prens Sebahaddin, Osmanlın kurtuluşunun meşruti bir yönetimle, azınlıkların yönetime katılımı ve ortak bir Osmanlılık ideali ile
Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda; Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki Biliyorum sana giden yollar kapalı Üstelik sen de hiçbir zaman sevmedin beni Ne kadar yakından ve arada uçurum; İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi Uyandım uyandım, hep seni düşündüm Yalnız seni, yalnız senin gözlerini Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım Ben artık adam olmam bu derde düşeli