Sinan, küçük ilçesinde, babasının izinden giderek üniversitede öğretmenlik okumuş, daha sonra atanma umuduyla artik ait olmadiigni düşündüğü memleketine, eli mahkûm geri dönmüştür. Filmin ilk sahnesinden itibaren küçük kasaba çevresinde gelisen, onunla anlam kazanan kimliklerin ve kimlikler cercevesinde yıkılan ya da kazanılan itibarların resmi bir gecit törenini görürüz. Sinan'ın otobüsten inmesi ile birlikte, kadraja giren kuyumcu, altinlardan bahseder ve sinan'a babasının ondan aldigi altınları vermedigini, telefonlarına çıkmadığını söyler. Bu sahne ile birlikte altin imgesi, taşradaki gücün dagitilmasinda ve kimliklerin oluşumunun odak noktasi olarak karşımıza cikar. Daha yüzünü bile görmiğimiz İdris öğretmen, bu sahneden anlayacağımiz üzere, taşrada yapilmamasi gerekn en kötü seyi yaomsitir; itibarını kaybetmistir. İdris öğretmenin kumar bataginda çırpinmasi, kendi ailesinden sevdiklerinden uzaklamasina neden olmus, kendisine uzatilan yardim ellerini iterek, çocuksu bir kişiliğe bürünmüştür. Taşrada masumiyeti temsil eden ' çocuksu hal, idris öğretmen icin bir çıkış yolu olarak durur. Kaybettiği itibarının golgesinde yeni bir anlam arayışında olan idris ogretmen, babasindan kalan tarlanin ortasina dev bir kuyu kazarak su aramaya calismaktadir. İdris öğretmenin bu anlam anlayışı her seferinde toplum tarafindan dislanmis ve onu yari yolda bırakmistir. Kendi babasi dahil hiç kimse onu anlamaz, kuyunun dibine, suya, itibara ulasma çabası toplumsal normlar tarafından engellenir. Taşranin bu kendine has anlamsızlıgi, karakterlerin her anlamlı hereketinde dimdik karşılarında durmakta ve toplumu olusturan dinamikleri kendi anlamsizliginda eritmektedir. Bir noktadan sonra bütün kimlikler soguk, ürpertici bir doğru ile cevrelenmekte ve taşranin kendine has eşitsizliğinde