Yaşar Ağabeyin bu kitabında sokak çocuklarıyla yaptığı röportajları okuyoruz. Kitap 5 Ekim-22 Ekim 1975 yılında görüşülen röportajlardan oluşmakta. Okuması oldukça kolay ve akıcı. Kitabı okurken sonraki eserlerinde de bu röportajlardan etkilendiğini fark ettim. Yakın zamanda "Kuşlar da Gitti" kitabını okumuştum. Metin ile ilgili röportajında bolca yakınlık kurdum o kitabıyla. Ben keyifle okudum ve sokak çocuklarının gözünden bakmadığım durumlar olduğunu fark etmek, onların acısını ve hayata bağlanışını paylaşmak beni etkiledi. Yaşar ağabey her kitabında insana farklı yaşantılar, durumlar üzerinde yaptığı eleştirilerle farkındalıklar oluşturuyor. Bu kitapta sokak çocuklarına yönelik farkındalık oluşturacak türden. Sokak çocukları toplumun en büyük sorunlarından biri ama duyulmayan, görülmeyen, yok sayılan tarafı. Sözde çocuk hakları sözleşmesi var ama sokakta binlerce çocuk aç, yoksullukla mücadele ediyor. Bu sözleşme dünyada en fazla ülkenin (196) onayladığı insan hakları belgesidir. Onlara bu hakları sağlayan birileri var mı peki? Yaşar ağabey diyor ya "Bu ülkede dört şey olmak zor: Çocuk, kadın, hayvan ve ağaç." Ustam çocuk olmak her yerde çok zor.
Gelelim kitabımıza içeriğine: Oğuz'la beraber umudunu, hayal kırıklıklarını taşıdım, Ankara sokaklarında gezdim (orada okumuş ve bilen biri olarak geçmişe döndürdü beni). Metin'le olan kısımdaysa güçlü, kimseden korkmayan, öfkeli ve bir hüviyeti dahi olmayan çocuğa ve hikayesine şahit oluyoruz. Beni en çok etkileyen çocuktu. Selim'le korkularını ve zihninde yarattığı hikayelere şahit oluyoruz. Ali ile beraber denizin içinde çıkarmak istediği altın heykel gömütünün hayallerini, umutlarını taşıyoruz. Muhteremle beraberse aidiyete ihtiyaç duyan, kullanıldığını, zalimliğe uğradığı halde her şeyi kabul eden on yaşlarında
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"Fransız romancı Daniel Rondeau, 27 Kasım 2009'da Fransız Ulusal Kitaplığında Yaşar Kemal üzerine yaptığı konuşmada ustanın şu sözlerini aktarır. "Çocukluğumun dünyası anlatılamayacak kadar zengindi. Doğada her yaratık, her renk, koku beni sevinçten delirtiyor, kendimden geçirtiyordu. Durmadan türküler söylüyordum. Köyde adımı Deli Kemal koymuşlardı." İnce Mehmet kitabından söz ederken de şunları ifade eder Rondeau. "Bu ilk roman ne anlatıyor? Kemal'in eserlerinin geçtiği Çukurova'daki sivri iğnelerle çevrelenmiş, yıldız gibi beş taç yapraklı çiçekleri olan deve dikenlerinin yetiştiği verimsiz topraklara bağlı insanları; zorba ve zalim bir ağayı, hayır diyen ve başı önünde yaşamayı reddeden bir çocuğu. Fesli eşkıyaları, çam, kekik, nane kokularının sardığı bir dağdaki çatışmaları. Geyik avcılarının kırmızı ve yeşil çadırlarını, asileri, mağlupları." "Eskiden Kilikya denilen Çukurova'da doğdum. Orası derya kadar büyüktür. Troya Savaşı'nda adı geçen toprağımdan gurur duyarım. Unutmayınız ki Kilikyalılar atlarıyla Troya'nın imdadına koşmuştu. Asurluların egemenliğinde yaşadığımız dönemde her yıl vergi olarak 360 safkan at vermişizdir. Çukurova aklımda o kadar yer etmişti ki, bir kitapta Waterllo ya da Borodino gibi ovada yapılan bir savaşın tasvirini okuduğumda bu savaşı Çukurova'ya yerleştirmekten kendimi alamazdım. O zamandan beri dili yoğurdum ve kendi Çukurova'mı icat ettim. Bir tür hayali Çukurova, nihayetinde beni gerçek Çukurova'dan daha çok ilgilendiren bir Çukurova. Zaten bu nedenle eminim ki durmadan öldü denilen roman ölmeyecektir. Roman herkese hitap eder. Bu sinema ya da resmin aksine okurun okuduklarını aklında anında canlandırdığı bir sanattır."