Hayat denen bir şey vardı. Paralı parasız insanlar yaşıyorlardı. Kızıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, alâkadar oluyorlar, seviyorlar, ıstırap çekiyorlar, fakat yaşıyorlardı.
Hikayeler Kesal’ın çocukluk döneminden doktorluk yıllarına kadar farklı dönemlerden izler ve anılar taşıyor. Aslında hepsi aşina olduğumuz hikayeler, 3. Sayfalarda okuduğumuz haberler. Basit cümlelerle anlatılmış tanıdık öyküler. Ama basitliğin içindeki samimiyet, hikayeleri inandırıcı kılan ve başkası böyle yazamazdı dedirten şey olmuş. Hamasi laflar, süslü cümleler yok. Günlük hayatta kullanılmayan yüksek edebiyat kelimeleri de eksik. Ama bir şeyi tastamam, yaşanmışlığın verdiği duygu. Yazarın da dediği gibi “Kelimelerin ruhu var” ve o ruhu hissediyorsunuz.
Çocukluk dönemi hikayeleri aile sevgisinin karakter üzerinde ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi nacizane fikrimle. Sevgiden kastım akıtılmış paralar, gönderilmiş özel okullar, aldırılmış özel dersler değil; yürekten gelen saf sevgi. Sanatçının bu anlamda şanslı insanlardan biri olduğu belli. Anne ve babasını buradan da rahmet ve saygıyla anmadan geçmek olmaz.
Sonrasında doktorluğun ilk yılları ve zorluklar. Hayatını acilde geçirmek zorunda kalmış bir insan olmasına rağmen umutla yoğrulmuş, insanlara faydalı olmak için çırpınan bir hayat. Yazarın “birbirimizin hayatlarının içindeyiz ve insan olmak galiba diğerkam olmaktan geçiyor” cümlesini nasıl da içten söylediğini bu hikayeler anlatıyor aslında. Doktorluk döneminde yaşanan sıkıntılı olaylar, “hiç, birileriyle aynı dünyada yaşamaktan utanç duyduğunuz anlar oldu mu?” cümlesine “evet” dedirtecek korkunçluktaki gerçekler ise insanı bir tokat gibi çarpıyor. Kesal’ın da “Tüm yazdıklarımız bizim olsa da ne fark eder ki. Üzerindeki kan, hikayelerini her gün kayıtsızca izlediğimiz o bahtsızların” cümlesinde ifade ettiği gibi başkalarının acılarına kahrolmak dışında bir şey yapamamanın utancı. Bunca hüzünlü ve isyan ettiren hikayeye rağmen, en kötü konuda bile