Uzun zamandır bir kitaba bu kadar sabır gösterip bu kadar karşılıksız kaldığımı hatırlamıyorum.
Fyodor Dostoyevski deyince aklıma gelen o keskinlik, o iç çatışma, o tokat gibi yüzleşmeler… burada yoktu. Onun yerine uzayan diyaloglar, tekrar eden acılar ve bir türlü ilerlemeyen bir hikâye vardı.
Alyoşa bende hiçbir merak uyandırmadı. Nataşa ile aynı duyguların etrafında dönüp durmak bir yerden sonra yordu. Kitap ilerlemedi, sadece uzadı.
Nelly (Elena) girince bir an toparlar gibi oldu, tempo biraz yükseldi. Ama bu, kitabı taşımaya yetmedi.
Ben bu kitapta bir kırılma, bir yoğunluk, bir “işte burası” anı aradım. Bulamadım.
Evet, anlatılan şey kötü değil: ezilmiş insanlar, haksızlık, acı… Ama bunlar bir noktadan sonra tekrar etmeye başladı. Ve ben şunu düşündüm: Anladım, peki neden hâlâ anlatıyorsun?
290 sayfa okudum. Bu az bir şey değil. Ama buradan sonra devam etmek okumak değil, zorlamak olacaktı.
Bu kitap kötü mü? Belki değil.
Ama bana göre değil.