Sabahattin Ali'den okuduğum ikinci kitap bu oldu. Kürk Mantolu Madonna beni çok etkileyince ve çok sevdiğim bir arkadaşım da kitabı öve öve bitiremeyince kitabı kalitesinden hiç şüphe etmeyerek okumaya koyuldum.
Fakat kitabın kapağını kapattığımda içerisindeki neredeyse hiçbir öyküyü beğenmemiştim. Bunun sebebini beklentimin yüksek olmasına, 1930-1940'lar Türkiye'sinde geçen öykülere karşı olan genel beğenmeyişime ve öykülerin hapishanede yazılmasına bağlıyorum.
Öykülerin hepsinde ya bir ölüm, ayrılık, ağır bir ceza gibi şeyler var. Ama kısa öyküleri böyle bitirmeyi doğru bulamadım; bence okur henüz birkaç sayfa tanıdığı bir karakterin başına gelen en acayip hadiselere karşı bile çok tepki gösteremez.
Ama sizlere benim olumsuz tonda seyreden eleştirilerimden etkilenmeden kitabı okumanızı öneririm. Çünkü eseri beğenmememin ardında daha çok kişisel sebepler yatıyor.
Sonuç olarak, başlıkta da belirttiğim üzere bu öyküler başka bir zaman yazılsaydı çok daha iyi olurdu görüşündeyim. Bu görüşte olduğum için de Sabahattin Ali'ye olan sevgim ve eserlerine karşı olan okuma isteğim hiç zedelenmedi. Kendisiyle olan yolculuğumu İçimizdeki Şeytan kitabı ile sürdürmeyi planlıyorum.
KağnıSabahattin Ali · İş Bankası Kültür Yayınları · 20205,6bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Joseph Roth ülkemizde bilinmeyen bir yazar. Bunun sebebi muhtemelen uzun yıllar eserlerinin dilimize kazandırılmamasıdır. Ben de yazarı İş Bankası'nın henüz çevirdiği Aziz Ayyaş Efsanesi kitabıyla tanıdım. O kitaptaki neşe ve sürükleyicilik gerçekten daha önce tatmadığım bir şeydi. Kitabı bitirdiğimde yazarın kırk dört yıllık kısa ömründe yazdığı bütün kitapları okuyacağımdan emindim.
Normalde incelemelerimi yazmadan önce başka incelemeleri okumam ama bu eser çok az kişi tarafından okunduğundan yapılan değerlendirmelere biraz göz gezdirdim. Gözüme en çok çarpan eleştiri edebî dilin zayıf kaldığı yönündeydi. Fakat şunu belirtmek lâzım: Okuduğunuzda anlayabileceğiniz üzere yazarın bu kitabı yazarkenki hedefi tarihe bir kehanet bırakmak. Böylesine bir hedefi olan bir kitabın edebî ayağının yere çok sağlam basmasına gerek yok; kaldı ki ben edebî tarafını güçlü bulmasam da zayıf da bulamadım. Zaten bu eserin edebî dili biraz daha ağır olsa eser sürükleyiciliğini yitirecektir. Yani Joseph Roth'un ilk romanı olmasına rağmen bu ince terazideki dengeyi tutturduğu kanaatindeyim.
Kitaptan üç puanı ise okuduğum eleştirilerde görüp de hak verdiğim gibi, bölümlerin birbirinden fazla kopuk ve hızlı gelişmesinden kırdım.
Peki bu kitabı herkes okumalı mıdır? Bence okumamalıdır. Tarihe ilgisi, özellikle de 2. Dünya Savaşı'na ilgisi, olmayan birini bu kitap içine çekemez. Ama Türkiye'de büyük bir 2. Dünya Savaşı ilgisi olduğunun farkındayım ve bence ilgili herkes bu kitabı okumalı.
Sonuç olarak, bu kitap 1923 gibi çok çok erken bir yıldan 2. Dünya Savaşı'nın gidişatına dair birçok isabetli tahminde bulunmuştur. Hatta romanın ana kahramanı Theodor Lohse'nin hayatında Hitler'in hayatıyla irili ufaklı mütevazilikler de vardır. Yazarın bu kitabını herkese tavsiye edemiyor olsam da Aziz Ayyaş
IMDB'den 8.6 puan alan 1946 yapımı olan It's a Wonderful Life (Şahane Hayat) filmi, benim için IMDB puanı her ne kadar pek bir şey ifade etmiyor olsa da, aldığı puanla IMDB'ye göre dünyanın en iyi 21. filmi oluyor.
Yönetmen Frank Capra'nın sinema tarihine armağan ettiği bu başyapıtı izlerken içimde çok büyük bir beklenti yoktu. Her gün en az bir film izlemeye çalışan biri olarak bu filmi, o zaman izlediğim dizi olan Friends'te isminin geçtiğini işitmiştim; isim de bir yerden kulağıma tanıdık gelince seyretmeye koyuldum.
Film, çevresi tarafından hatırı sayılan, saygıdeğer ve çok sevilen birisi olan George Bailey Tanrı'nın en büyük mucizesinden vazgeçmek üzereyken açılış yapıyor. Bu sırada kendisinin akıbetini kimse bilmediğinden küçük kasabasındaki neredeyse herkes onun için Tanrı'ya dua etmeye başlıyor. Tanrı bu kadar duaya yanıtsız kalamıyor ve en büyük mucizesinden vazgeçmesini önlemek için bir meleği görevlendiriyor. Daha sonra bu meleğe George Bailey'yi tanıması için onun hayatından önemli kesitleri izletiyor. Buradan sonrasını anlatmayacağım.
Ben kendime "duygusal" birisi demem; sanırım çevrem de bunu tasdik eder. Fakat bu filmi izlerken tam iki kez ağladım ben. Duygusal birisi olmadığımdan film izlerken pek ender ağlarım. Dahası bu ağlayışlarımdan birisi mutluluktan olmuştu. Bunun bir daha herhangi bir filmi izlerken tekrar edecek bir durum olmadığına eminim. Ben bu incelemeyi Frank Capra'nın bu naçiz başyapıtı ülkemizde pek bilinmediğinden herkese önermek adına kaleme alıyorum. Ama en çok da hayatını önemsiz, değersiz, yaşamaya o kadar da değer bulmayan insanlara öneririm. Bu değerlendirmemi filmi izledikten önce de sonra da bir mübalağa olarak görebilirsiniz ama; bu film hayatın kutsiyetini, paha biçilemezliğini size hayatınızda karşınıza çıkacak birçok şeyden