Sınırlarımızı nasıl ve ne yönde aşacağımızı bilebilmek ve keşfedebilmek için rehberliğe ihtiyacımız vardır. Bu rehberlik hayatımızın her anı için geçerlidir. Şu anda bu sayfaları okuyor olmanız bile belirli konularda daha fazla bilgi edinmek üzere başvurduğunuz rehberlik arayışının bir sonucudur. Hepimiz diğerlerinden bir şeyler öğrenir, bize uygun gelen bilgileri hayatımıza uygulamaya gayret ederiz. Başkalarının rehberliği olmadan yaşayabilmemiz imkansızdır. Zira ne kadar zeki ve bilgili olursak olalım, hayatımızın tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek ve tüm iç sorunlarımızı kendi aklımızla çözebilecek kadar donanımlı olmamız imkansızdır.
Bunun temel nedeni, adına “gerçeklik” dediğimiz bu dış dünyanın zihnimizde yaratılan bir illüzyon ve kişisel temsil olmasıdır. Gerçeklik dediğimiz, dünya dediğimiz, evren dediğimiz ve hatta “ben” dediğimiz her şey kendi zihinsel donanımızın kabiliyetleri nispetinde algılayabildiğimiz ve zihnimizde yarattığımız bir kompleksler dizisinden oluşur. Dış dünya muhtemelen vardır fakat biz onu hiçbir zaman olduğu gibi algılayamayız. Bu da bizi son derece sınırlı varlıklar haline getirir. Bu sınırlılıktan tüm canlılar doğal olarak nasibini alır ancak bizim ulaşmak istediğimiz (hakikatin ne olduğu, gerçekte kim olduğumuz, hayatımızın amacı gibi konuları içeren) bilgi düzeyi, algı kapasitemizi ve düşünce üretme yeteneğimizi kat kat aşan bir mecradır. Bu tip meselelerde daha fazla zihnin görüş açılarına ihtiyacımız vardır. Zira diğer insanların bakış açıları, eğer doğru anlayabilirsek, bizi en çok zenginleştirecek ipuçları olabilir. Mesela “Bir kitabı okurken o kitaptaki iddialara en az yazarı kadar kafa yormuyorsanız okumanız boşunadır.” mealinde uyarılar yapan Schopenhauer ve Cemil Meriç gibi düşünürler, böyle bir noktaya dikkat çekmeye çalışır gibidirler. Başkalarının fikir ve deneyimlerinden istifade etmek istememizin temel nedeni, aslında kendimizi anlama isteğimizdir. Bunu da ancak her türlü veriyi dikkatli bir şekilde alıp incelikli bir şekilde değerlendirerek ve içselleştirerek yapabiliriz. Geri kalan tüm veriler bizde “malumat” olarak kalır ve yaşamımızda pek bir değişikliğe neden olmaz.
Herkesten bir şeyler öğreniriz. “Hiçbir insana rastlamadım ki onda öğrenilecek bir şey olmasın.” diyen Alfred de Vigny pek haklıdır. İnsanlara ön yargılarımızdan mümkün mertebe kurtularak yaklaştığımızda, her insanın farklı bir evren olduğunu ve onlardan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu hemen fark ederiz. Kibir ve ön yargılar, bu sonsuz istifade kaynaklarını tıkayan en önemli iç tıkaçlarımızdır. Fakat aldığımız tüm bilgiler, edindiğimiz tüm deneyimler, sonuçta “ben”liğimizin içindeki değerlendirme sisteminin birleştirme ve anlamlandırma yöntemlerine göre bir anlam ifade eder. Doğru ve amaçlı bir yönde değiştirebilmek için öncelikle zihnimizdeki bu birleştirme ve anlamlandırma sisteminin çalışma mantığını anlamak çok faydalıdır. Bu sisteme biz günlük hayatımızda “akıl” diyoruz.