Emirhan

Tüm alışverişi tamamladıktan sonra Ali’yi aradım ve arabasıyla geldi. Beni ve Rita’yı Lübnan’ın güneyine, aynı çadır alanına götürdü. Arabamızın yaklaştığını gören çocukların bize doğru koşuşlarını izliyordum. Tüylerim diken diken olmuştu. Kırağı düşmüş toprak zeminde yalınayak bana doğru kahkahalar atarak koşan çocukların bulundukları ortam onlar için bir önem arz etmiyordu çünkü muhtemelen daha iyisini hiç görmemişlerdi. Hediyeler de umurlarında değildi. Bir yabancı gelmiş ve onlarla vakit geçirip oyunlar oynatacak diye seviniyorlardı. Kamp alanında bulunan çocukların tamamına yakını hasta gözüküyordu. Ellerinde ve yüzlerinde enfeksiyonlu yaralar vardı ve kıyafetleri kir içindeydi. Kiminin ayakkabısı, kiminin ise kış günü kalın bir giysisi yoktu. Güçlü olmaya ve gücümü yitirmemeye çalışıyordum. Rita’ya baktım. Hüngür hüngür ağlıyordu. Ali’ye baktım, çaktırmadan cebinden çıkardığı peçeteyle gözlerini siliyordu. Karşıma çıkan talihsizliklere rağmen bu yolculuk beni ilk haftasında babamın ettiği duayla vicdanlı yüreklerle tanıştırmıştı; Nan, Loreto, Ali, Rita ve Imad… Çocuklarla tekrar oyunlar oynayarak sohbetler ettik. En sonunda arabanın bagajını açarak, “Türkiye’den size hediyeler var!” diye bağırdım. Hep bir ağızdan çığlık atan çocuklar arabanın yanında bir halka oluşturdular. Savaş yüzünden evlerinden olan ve hatta birçoğu annesini babasını kaybeden bu çocukların gülümsemelerine sebep olmak içimdeki tüm hücreleri tazelerken sahip olduğum his hayatımın geri kalanı boyunca bağımlılık yapacaktı. Adımı öğrenmişlerdi. “Çağatay!” ve “Türkiye” diye bağırıyorlardı. Kendimi onların yerine koyduğumda, o içinde eşya olmayan soğuk çadırları, Lübnan devletinden gelecek erzak yardımına muhtaç aileleri, hastalıkla boğuşan çocukları düşündüm. Bazen kahpeydi hayat. Öğretirken
Sayfa 45
Emirhan
Bu kesinlikle olmak istediğim kişi ve içinde olmak istediğim hayat…
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Potansiyelimizi ölçmek için uzun bir süre kendimizle hiç baş başa kalmış mıydık? Sistem bize kim olduğumuzu söyledi ve biz de kabul ettik. Ben ömrümün en verimli çağında, yirmi yedi yaşında, hayatımı dört duvar arasında, floresan lamba altında, bilgisayar başında çürütmeye karşı çıktım. Bunu yapan, bunu yapmak zorunda olan herkese saygı duyuyorum ama ben henüz enerjim ve gücüm varken dağlara bayırlara tırmanıp okyanusları izlemeyi, kanyonlardan atlamayı, motorla Vietnam’ı turlamayı, sonunu hiç düşünmeden bulunduğum değerli anın tadını çıkarmayı seçtim. Eksik kalan eğitimimi yollarda tamamlamaya, bilmediğim hayatları görüp karşıma çıkan herkesten kendime bir şeyler katmaya, bunu yaparken hayatın tadını çıkarıp mutlu olmaya, daha güzel, daha iyi bir insan olmaya ant içtim. Zengin olmak belki onların umurundaydı ama benim değil. Ben zenginliği ruhsal doygunluğumla, iç huzurumla, kalplerin ve gönüllerin yüceliğiyle ölçtüm hep. Belki de çok tozpembe görüyorum, evet. “Çalışmadan, para kazanmadan nasıl yaşayacaksın? Her şey böyle kolay mı sanıyorsun?” “Peki, gerçekten umurunda olduğu için mi soruyorsun yoksa bir çıkar yolu bulup acaba ben de bu bokun içinden çıkabilir miyim diye mi?” Hayat çok kısa, gençliğimiz ondan daha kısa ve inanın hayat risk almaya değer. Bu dünyadan en azından birkaç kişiye ilham olmadan gitmeyeceğim; modern bir köle olmayacağım. Kimsenin bana kim olduğumu söylemesine izin vermeyeceğim. Kimsenin bana ne yapmam gerektiğini söylemesine ihtiyaç duymayacak bir insan olacağım. Belki aç kalırım, evim olmaz, arabam olmaz, kendime son model bir telefon alamam, marka tişörtler giyemem. Ama ne olur, biliyor musunuz? En azından … boktan bir koltuk takımı alabilmek için beş ay çalışıp ruhumu kirletmek zorunda kalmam ya da var olan
Sayfa 23
Emirhan
Çocukluğumdan beri söyleyegeldiğim şeyler…
Başvurumun üzerinden birkaç ay geçti ve bir yaz günü, işyerimde masamda oturuyordum. Avustralya çalışma vizesini alacağıma dair kendimden emin olduğum için istifa edeceğimi işyerime bildirmiştim ve iki aylık ihbar süremi dolduruyordum. O gün masa başında telefonum çaldı. “Work and Holiday” programı için Türkiye’de ilk yüze giremediğim ve bu vizeye başvuramayacağın söylendi. Başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü hissedercesine büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Çantamı kaptığım gibi işyerinden çıktım. Üzerimdeki takım elbise ve elimdeki çantayla kalabalığın içinde koşarken akıttığım ter sıcaktan değil, üzüntüden ve stresten kaynaklanıyordu. Yüzlerce insanın arasından büyük bir hırs ve öfkeyle kilometrelerce koştum… koştum… koştum… Bir yere varmak için koşmuyordum. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Hayal kırıklığım çok büyüktü. Acı çekiyordum ve bunu benden başka bilen hiç kimse yoktu…
Sayfa 14
Emirhan
Berbat bir olay…
Bilinmezlik Sınırları
Beyinler, öğrenme uzmanlarıdır. Her canlının sinirsel sistemi, o canlının tabiatta işine yarayacak bilgi ve deneyimleri kalıcı bir şekilde kazanmasını mümkün kılacak kayıt ve dönüşüm (plastisite) yetenekleri ile donanmıştır. Bundan dolayı beyinler aslında temelde “hareket kalıplarını öğrenen” sistem veya organlardır. Aslında “olayların iz bırakması” anlamında, her şey, tüm maddesel nesneler “öğrenir”. Mesela bir kaya parçasının yüzeyindeki izler, içindeki farklı katmanlar ve o kayanın şekli, aslında o kaya parçasının geçmişine dair sayısız izin birleşmesiyle ortaya çıkar. Bir başka deyişle, her maddi nesne bir bellek taşır. Canlı sistemler ise bu bilgiyi tekrarlanabilir ve uygulanabilir deneyimlere dönüştürür.
Sayfa 129
Emirhan isimli okura yanıt verildi
Emirhan
Emirhan İçinde büyüdüğümüz kültür, inançlar, gelenekler ve tabii ki eğitim, zihnimizin “neleri bilmeye değer, neleri gereksiz” görmesi gerektiğini dikte eden sayısız kod içerir. Bu kodlar, önceden de bahsettiğimiz gibi bebekliğimizin ilk günlerinde şekillenmeye başlayan “sanal başlangıç benliğimizin” ilk sınırlarını çizer. “Ben’i Genişletmek” başlığında konuştuğumuz gibi, zamanla bu tanımlarda olabilecek değişimler, bizim öğrenme ve deneyim alanlarımızı da genişletecek ve bizi daha erişkin-bilge bir insan olma yönünde değiştirecektir.
Bilinmezlik Sınırları
Beyinler, öğrenme uzmanlarıdır. Her canlının sinirsel sistemi, o canlının tabiatta işine yarayacak bilgi ve deneyimleri kalıcı bir şekilde kazanmasını mümkün kılacak kayıt ve dönüşüm (plastisite) yetenekleri ile donanmıştır. Bundan dolayı beyinler aslında temelde “hareket kalıplarını öğrenen” sistem veya organlardır. Aslında “olayların iz bırakması” anlamında, her şey, tüm maddesel nesneler “öğrenir”. Mesela bir kaya parçasının yüzeyindeki izler, içindeki farklı katmanlar ve o kayanın şekli, aslında o kaya parçasının geçmişine dair sayısız izin birleşmesiyle ortaya çıkar. Bir başka deyişle, her maddi nesne bir bellek taşır. Canlı sistemler ise bu bilgiyi tekrarlanabilir ve uygulanabilir deneyimlere dönüştürür.
Sayfa 129
Emirhan isimli okura yanıt verildi
Emirhan
Aynı mesele dünya algımız için de geçerlidir. Bazı şeyleri öğrenmemiz gerektiğini düşünürken, bazı bilgi alanlarının bizimle ilgili olmadığını düşünürüz. Bu iyi bir şeydir zira dünyanın ve insanlığın tüm bilgisini eşit olarak öğrenmeye değer veya öğrenilmesi gerekenler kategorisine alsaydık, hayat çekilmez olurdu. Buna engel olmak için, bilmemiz gereken şeylerin ve bize gerekli olmayan bilgilerin neler olduğuna dair zihinlerimizde kabaca bir “harita” yahut “yönergeler sistemi” olduğunu söylemek mümkün. Bu sistem, bizim neye dikkat edip neyi göz ardı edeceğimize, neyi merak edip neyi boş vereceğimize karar verir ve arka planda sürekli çalışır. Öte yandan böyle bir yönergeler dizisinin her zaman bizim “faydamıza” iş görebileceğini söylemek zordur. Varlık amacı sadeleştirme ve odaklamaya yardımcı olmak olan böyle bir seçme sistemi, doğru kıstaslarla ayarlanmadığı ve zamanla gözden geçirilmediği takdirde bizi kolaylıkla bir “bağnaz”, “cahil” ve “aptal” haline getirebilir.