Emirhan

Bilinmezlik Sınırları
Beyinler, öğrenme uzmanlarıdır. Her canlının sinirsel sistemi, o canlının tabiatta işine yarayacak bilgi ve deneyimleri kalıcı bir şekilde kazanmasını mümkün kılacak kayıt ve dönüşüm (plastisite) yetenekleri ile donanmıştır. Bundan dolayı beyinler aslında temelde “hareket kalıplarını öğrenen” sistem veya organlardır. Aslında “olayların iz bırakması” anlamında, her şey, tüm maddesel nesneler “öğrenir”. Mesela bir kaya parçasının yüzeyindeki izler, içindeki farklı katmanlar ve o kayanın şekli, aslında o kaya parçasının geçmişine dair sayısız izin birleşmesiyle ortaya çıkar. Bir başka deyişle, her maddi nesne bir bellek taşır. Canlı sistemler ise bu bilgiyi tekrarlanabilir ve uygulanabilir deneyimlere dönüştürür.
Sayfa 129
Emirhan isimli okura yanıt verildi
Emirhan
Emirhan İçinde büyüdüğümüz kültür, inançlar, gelenekler ve tabii ki eğitim, zihnimizin “neleri bilmeye değer, neleri gereksiz” görmesi gerektiğini dikte eden sayısız kod içerir. Bu kodlar, önceden de bahsettiğimiz gibi bebekliğimizin ilk günlerinde şekillenmeye başlayan “sanal başlangıç benliğimizin” ilk sınırlarını çizer. “Ben’i Genişletmek” başlığında konuştuğumuz gibi, zamanla bu tanımlarda olabilecek değişimler, bizim öğrenme ve deneyim alanlarımızı da genişletecek ve bizi daha erişkin-bilge bir insan olma yönünde değiştirecektir.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Bilinmezlik Sınırları
Beyinler, öğrenme uzmanlarıdır. Her canlının sinirsel sistemi, o canlının tabiatta işine yarayacak bilgi ve deneyimleri kalıcı bir şekilde kazanmasını mümkün kılacak kayıt ve dönüşüm (plastisite) yetenekleri ile donanmıştır. Bundan dolayı beyinler aslında temelde “hareket kalıplarını öğrenen” sistem veya organlardır. Aslında “olayların iz bırakması” anlamında, her şey, tüm maddesel nesneler “öğrenir”. Mesela bir kaya parçasının yüzeyindeki izler, içindeki farklı katmanlar ve o kayanın şekli, aslında o kaya parçasının geçmişine dair sayısız izin birleşmesiyle ortaya çıkar. Bir başka deyişle, her maddi nesne bir bellek taşır. Canlı sistemler ise bu bilgiyi tekrarlanabilir ve uygulanabilir deneyimlere dönüştürür.
Sayfa 129
Emirhan isimli okura yanıt verildi
Emirhan
Aynı mesele dünya algımız için de geçerlidir. Bazı şeyleri öğrenmemiz gerektiğini düşünürken, bazı bilgi alanlarının bizimle ilgili olmadığını düşünürüz. Bu iyi bir şeydir zira dünyanın ve insanlığın tüm bilgisini eşit olarak öğrenmeye değer veya öğrenilmesi gerekenler kategorisine alsaydık, hayat çekilmez olurdu. Buna engel olmak için, bilmemiz gereken şeylerin ve bize gerekli olmayan bilgilerin neler olduğuna dair zihinlerimizde kabaca bir “harita” yahut “yönergeler sistemi” olduğunu söylemek mümkün. Bu sistem, bizim neye dikkat edip neyi göz ardı edeceğimize, neyi merak edip neyi boş vereceğimize karar verir ve arka planda sürekli çalışır. Öte yandan böyle bir yönergeler dizisinin her zaman bizim “faydamıza” iş görebileceğini söylemek zordur. Varlık amacı sadeleştirme ve odaklamaya yardımcı olmak olan böyle bir seçme sistemi, doğru kıstaslarla ayarlanmadığı ve zamanla gözden geçirilmediği takdirde bizi kolaylıkla bir “bağnaz”, “cahil” ve “aptal” haline getirebilir.
Bilinmezlik Sınırları
Beyinler, öğrenme uzmanlarıdır. Her canlının sinirsel sistemi, o canlının tabiatta işine yarayacak bilgi ve deneyimleri kalıcı bir şekilde kazanmasını mümkün kılacak kayıt ve dönüşüm (plastisite) yetenekleri ile donanmıştır. Bundan dolayı beyinler aslında temelde “hareket kalıplarını öğrenen” sistem veya organlardır. Aslında “olayların iz bırakması” anlamında, her şey, tüm maddesel nesneler “öğrenir”. Mesela bir kaya parçasının yüzeyindeki izler, içindeki farklı katmanlar ve o kayanın şekli, aslında o kaya parçasının geçmişine dair sayısız izin birleşmesiyle ortaya çıkar. Bir başka deyişle, her maddi nesne bir bellek taşır. Canlı sistemler ise bu bilgiyi tekrarlanabilir ve uygulanabilir deneyimlere dönüştürür.
Sayfa 129
Emirhan
Beyinlerin bilgileri “belirli model ve kalıplar” uyarınca alıp işlediğini fark ederiz, yani her beyin her şeyi olduğu gibi algılayamaz. Buna gerek de yoktur zira canlıların yaşayabilmeleri, çevrelerinden gelen uyarılar arasında kendi faydalarına olacak “seçimler” yapmalarını gerektirir. Bir kedinin, sokağa atılmış bir kitaba yaklaşıp onu koklaması fakat okuyamaması bundandır. Kediler için bir şeyin yenilip yenilemeyeceği daha önemlidir. O kitapta yazılı olan metin ise kediler için değil, insanlar içindir. Bizim zihin ve beyinlerimiz benzer bir mantıkla organize olsa da ileri düzey bilişsel bir canlı olmak, durumu daha bir karmaşık hale getirir. Zihinsel şartlanmalarımız, neyi görüp neyi göremeyeceğimize, neyi duyup neyi duyamayacağımıza, neyi düşünüp neyi düşünemeyeceğimize sürekli karar verir. Bazen zihnimizin şartlanmaları izin vermeyince en bariz işaretleri bile göremeyiz. Mesela insan dışındaki hayvanların “duyguları olmadığına” inanan biri, hayvanlardan gelecek her türlü tepkiyi başka açıklamalarla yorumlama veya görmezden gelme eğiliminde olacaktır. Belki şaşırtıcı gelecek ama laboratuvarlarda hayvan deneyleri yürüten araştırıcıların büyük bir kısmı böyle bir şartlanma ile davranır. Bir dönem, özellikle davranışçılık akımının baskın olduğu zamanlarda, insanlar dahil tüm canlıların sadece uyartılara tepki veren otomatlar olduğu fikri, yaygın kabul gören bir bakış açısıydı. Bu garip bakış açısı, davranışçı ekole göre düşünen insanların duygusuz yahut aptal olmasından kaynaklanmıyordu; sadece kalıplarını açıklayabilecek bir kabulle bakıyorlardı meseleye: “Gördüğümüz davranış kalıplarını açıklayabilecek sade bir model işe yarıyorsa onunla yetinilmeli ve hayvanlara insanlarda olduğu gibi duygu farkındalığı atfetmenin “insan merkezli” (antropomorfik) bir yanılsama oluşturacağı unutulmamalı. Aslında iyi niyetli bir sınırlama çabası olarak da görülebilecek bu çerçeve, maalesef sıklıkla “insanlarda bile aslında duygu diye bir şeyin olmadığı” noktalarına kadar varan yorumlara neden olabilmişti. Duyguların içsel farkındalığının hayvanlarda var olmadığına bilinç dışında bile inanıyorsanız, karşınızda sizden merhamet isteyen yahut sizi sevdiğini göstermeye çalışan bir canlının davranışlarını anlamanız beklenemez. Kısacası, zihnimiz neye izin veriyorsa “biz” onu algılayabiliriz.
Psikolojik sınırları esnetmenin az bilinen (ama aslında olumsuz yönde bilinçsizce de olsa sıklıkla kullandığımız) bir yolu ise “yeniden çerçeveleme” (reframing) denen beceridir. Yeniden çerçeveleme; var olan algı düzeyinde bize iyi yahut kötü, faydalı yahut zararlı görünen olay ve olguların, zihinsel bağlamın değiştirilmesi yoluyla yeniden yorumlanmasını anlatan bir terimdir. Özellikle olumsuz olaylar karşısında zihnimiz kaynaklarımızı olumsuz duygular ve stres ile boşa harcamak yerine, bakış açımızı değiştirerek aynı durumun faydalı yahut işe yarar yanlarını görebilir hale geliriz. Bu beceri, duygusal istikrarın da önemli bir bileşenidir ve beyinde az önce duygusal istikrar yeteneğiyle ilişkili olarak bahsettiğim beyaz madde alanlarının gelişmişliği ile yakından ilgilidir. Beyinlerinde duygusal istikrar sistemini yöneten devreleri gelişkin insanlar, olumsuz durumlar karşısında bu yeniden çerçeveleme becerisini başarıyla kullanırlar. Bu sistemi verimli kullanan insanlardan öğrendiğimiz temel gerçek oldukça açık ve çarpıcıdır: Duygularımız, düşüncelerimiz tarafından şekillendirilir. Nasıl bakarsak öyle görür, nasıl görürsek öyle hissederiz. Varsayılan ayar olarak “olumsuzluğu tespit etme” odaklı zihinler, doğal olarak her olumsuz durumda duygusal açıdan olumsuz uçlara savrulmaya çok daha yatkındır. Bu varsayılan ayar bütün hayvanlarda “ürkeklik” olarak meydana çıkarken, insanda daha derin, depresyon ve travmalara varan sıkıntıları ortaya çıkarabilir. Zira tabiatta tüm canlıları hayatta tutmakta başarı ile iş gören bu “çerçeveleme” (yani önce olumsuz olanı tespit etme), konu insana, özellikle de modern insana geldiğinde başımıza çok işler açar.
Sayfa 117
Emirhan isimli okura yanıt verildi
Emirhan
Emirhan Yeniden çerçeveleme “kendini kandırmak” değil, zihnimize yeni açılardan bakabilme fırsatı sunarak doğru ve verimli davranış geliştirebilme şansımızı artırmaktır.
Psikolojik sınırları esnetmenin az bilinen (ama aslında olumsuz yönde bilinçsizce de olsa sıklıkla kullandığımız) bir yolu ise “yeniden çerçeveleme” (reframing) denen beceridir. Yeniden çerçeveleme; var olan algı düzeyinde bize iyi yahut kötü, faydalı yahut zararlı görünen olay ve olguların, zihinsel bağlamın değiştirilmesi yoluyla yeniden yorumlanmasını anlatan bir terimdir. Özellikle olumsuz olaylar karşısında zihnimiz kaynaklarımızı olumsuz duygular ve stres ile boşa harcamak yerine, bakış açımızı değiştirerek aynı durumun faydalı yahut işe yarar yanlarını görebilir hale geliriz. Bu beceri, duygusal istikrarın da önemli bir bileşenidir ve beyinde az önce duygusal istikrar yeteneğiyle ilişkili olarak bahsettiğim beyaz madde alanlarının gelişmişliği ile yakından ilgilidir. Beyinlerinde duygusal istikrar sistemini yöneten devreleri gelişkin insanlar, olumsuz durumlar karşısında bu yeniden çerçeveleme becerisini başarıyla kullanırlar. Bu sistemi verimli kullanan insanlardan öğrendiğimiz temel gerçek oldukça açık ve çarpıcıdır: Duygularımız, düşüncelerimiz tarafından şekillendirilir. Nasıl bakarsak öyle görür, nasıl görürsek öyle hissederiz. Varsayılan ayar olarak “olumsuzluğu tespit etme” odaklı zihinler, doğal olarak her olumsuz durumda duygusal açıdan olumsuz uçlara savrulmaya çok daha yatkındır. Bu varsayılan ayar bütün hayvanlarda “ürkeklik” olarak meydana çıkarken, insanda daha derin, depresyon ve travmalara varan sıkıntıları ortaya çıkarabilir. Zira tabiatta tüm canlıları hayatta tutmakta başarı ile iş gören bu “çerçeveleme” (yani önce olumsuz olanı tespit etme), konu insana, özellikle de modern insana geldiğinde başımıza çok işler açar.
Sayfa 117
Emirhan isimli okura yanıt verildi
Emirhan
Konuyu “faydalı-zararlı”, “tehlikeli-güvenli” veya “doğru-yanlış” kategorilerinin dışına, sadece “olduğu gibi” veya ilk görünen halinden çok başka şekillerde değerlendirebilmemize imkan verir.