En arkadan yürüyen Patrick’in kız arkadaşı çok kötü bir şekilde düşmüştü ve bacağı kanıyordu. Hemen ardından Abdullah da düştü. Bileği şişmişti. Ben de yürürken bir kayayı göremeyip sertçe kafamı vurmuştum. Patrick hariç hepimiz gazi olmuştuk. Acıyla birlikte birbirimize gülümseye başladık çünkü buna kesinlikle değmişti. Oraya çıktığımız için hiçbirimiz pişmanlık duymuyorduk. Eminim, eğer yola çıkmadan önce bu kazaları yaşayacağımızı bilseydik de bu tırmanışı gerçekleştirirdik. İrlandalı çift iletişim bilgilerimi aldı. Hâlâ ara sıra konuşur, o anıları yâd ederiz. Abdullah da aynı şekilde bazen bana “Dikkat et, kafanı vurma! diye mesajlar atıyor. Ufacık bir anının izi bile yıllarca hafızalardan gitmiyordu. Bu yüzden eşyalar yerine anılar biriktirmeyi seçmiştim.
Aşağı indiğimde bir kez daha anladım ki korku, başarısızlığın öldüreceğinden çok daha fazla hayal öldürüyordu. Aslında verdiğimiz en büyük savaş, bildiğimiz şey ile hissettiğimiz şey arasındaydı. Bisikletime atlayarak karanlık Sigiriya yollarında Alterin’in köy evine doğru pedallarken şu düşünceler yankılanıyordu zihnimde: Ne zaman kendini ne kadar uzağa gidebileceğin hakkında şüpheye düşerken bulursan, sadece şu ana kadar katettiğin mesafeyi ve geçtiğin yolları hatırla. Karşılaştığın bütün zorlukları hatırla. Hatırla, kazandığın bütün savaşları. Üstesinden geldiğin bütün korkuları hatırla…
Sigiriya’da köyün içinde bir şeyler atıştırmak için bir restoran aramaya koyuldum. On beş dakika içinde gözüme bir yer kestirdim ve oturdum. Menüye şöyle bir göz attığımda tanıdık bir yemek göremedim. Restoranda çalışan genç kıza en meşhur yemeklerini sorduğumda, “Kottu” cevabını aldım. Sipariş ettim ve yemeye başladım. Erişteye benzeyen, karışık sebzeli bir yemekti. Hiç de fena değildi. Tozlu yolun kenarında, girişi sokağa bakan restoranda oturup kottumu yerken, garip ve güçlü bir ses duydum. Başımı şöyle bir çevirdim. Elimde çatal ve ağzımda henüz yutamadığım lokmayla öylece kalakaldım… Devasa bir fil, hortumunu püskürterek, tüm heybetiyle iki metre önümden geçiyordu. Lokma boğazıma durdu. Öksürdüm. Bir restoranda yemek yerken iki metre ötenizden hiç fil geçti mi? Etrafta bu durumu yadırgayan tek kişi bendim.
Başkent Kolombo’dan trene binip Kandy şehrine, oradan da bir otobüse atlayarak Dambulla’ya geçtim. Otobüste tanıdığım yerli bir aile gitmek istediğim Sigiriya köyünde yaşıyordu. Oraya gideceğimi söylediğimde, beni hiç tanımadıkları halde evlerine davet ettiler. Hep birlikte Dambulla’dan Sigiriya’ya gitmek üzere küçük bir minibüse atladık ve çok geçmeden gideceğimiz yere vardık.
İnsanların yoğun bakışları ve sağanak yağmur altında yolunu kaybetmiş bir berduş gibi Kolombo sokaklarında yürürken, karşıma çıkan ilk yere girip sığınmaya karar verdim. Çok geçmeden kapıları açık bir Budist tapınağına rastladım. Çekingen bir turist edasıyla yavaşça girdim içeriye. Yağmurluğumu çıkardım ve soluklanmak için köşede yer alan kilimin üzerine bağdaş kurarak oturdum. Manastırın içinde bulunan eşyalara ve duvarların üzerindeki işlemelere gözlerimi dikmiş vaziyette uzun uzun bakıyordum. İçeride benden başka hiç kimse yoktu. Kısık sesle söylenen mantralar ve yanan tütsülerin kokuları huzurlu bir ortam yaratıyordu. Aradan çok geçmeden uzun turuncu elbisesi, tüysüz yüzü ve saçsız başıyla bir keşiş gülümseyerek yanıma geldi. Onların normal şartlarda hiç konuşmadıkları söylenmişti. Ancak daha sonra bu durumun sadece sessizlik orucuna girdikleri zamanlarda gerçekleştiğini öğrendim. Yanıma oturup bağdaş kurdu ve selam verdi.
“Ne yapıyorsun burada?”
“Çok yağmur yağıyordu. Islanmamak için buraya girdim,” dedim, ilgiyle bakan yüzüme dönerek.
Gülümsedi. Başını yavaşça önüne çevirerek gözlerime bakmadan konuşmaya başladı.
“Islansan ne olurdu? Hava zaten yeteri kadar sıcak değil mi?”
“Evet, sıcak aslında ama bu yağmurda dolaşmak keyif vermiyordu.”
Keşiş bakışlarını bana çevirdi ve düşünceli halimle bir oyun oynayarak kendimi hiçliğin huzuruna bıraktırmak için konuşmasına devam etti. “İçinde olduğun her durumu bir meditasyona çevirebilirsin. Yağmur altında yürümek, doğanın sesini dinlemek, gökyüzünden gelen o sağlıklı damlaları teninde hissetmek güzeldir.”
“Aslında bunu sık sık yaparım. Galiba bugün modumda değilim. Şu günlerde yağmur yağdığında geçmişte yaşadığım tatsız günler aklıma geliyor. Açgözlü insanları düşünüyorum. Hatta bazen de ileride ne yapacağımı
Tüm alışverişi tamamladıktan sonra Ali’yi aradım ve arabasıyla geldi. Beni ve Rita’yı Lübnan’ın güneyine, aynı çadır alanına götürdü. Arabamızın yaklaştığını gören çocukların bize doğru koşuşlarını izliyordum. Tüylerim diken diken olmuştu. Kırağı düşmüş toprak zeminde yalınayak bana doğru kahkahalar atarak koşan çocukların bulundukları ortam onlar için bir önem arz etmiyordu çünkü muhtemelen daha iyisini hiç görmemişlerdi. Hediyeler de umurlarında değildi. Bir yabancı gelmiş ve onlarla vakit geçirip oyunlar oynatacak diye seviniyorlardı. Kamp alanında bulunan çocukların tamamına yakını hasta gözüküyordu. Ellerinde ve yüzlerinde enfeksiyonlu yaralar vardı ve kıyafetleri kir içindeydi. Kiminin ayakkabısı, kiminin ise kış günü kalın bir giysisi yoktu. Güçlü olmaya ve gücümü yitirmemeye çalışıyordum. Rita’ya baktım. Hüngür hüngür ağlıyordu. Ali’ye baktım, çaktırmadan cebinden çıkardığı peçeteyle gözlerini siliyordu. Karşıma çıkan talihsizliklere rağmen bu yolculuk beni ilk haftasında babamın ettiği duayla vicdanlı yüreklerle tanıştırmıştı; Nan, Loreto, Ali, Rita ve Imad…
Çocuklarla tekrar oyunlar oynayarak sohbetler ettik. En sonunda arabanın bagajını açarak, “Türkiye’den size hediyeler var!” diye bağırdım.
Hep bir ağızdan çığlık atan çocuklar arabanın yanında bir halka oluşturdular. Savaş yüzünden evlerinden olan ve hatta birçoğu annesini babasını kaybeden bu çocukların gülümsemelerine sebep olmak içimdeki tüm hücreleri tazelerken sahip olduğum his hayatımın geri kalanı boyunca bağımlılık yapacaktı. Adımı öğrenmişlerdi. “Çağatay!” ve “Türkiye” diye bağırıyorlardı. Kendimi onların yerine koyduğumda, o içinde eşya olmayan soğuk çadırları, Lübnan devletinden gelecek erzak yardımına muhtaç aileleri, hastalıkla boğuşan çocukları düşündüm. Bazen kahpeydi hayat. Öğretirken