“Sen bu yolculuğa henüz hazır değilsin. Yol senin içinde başlar. Konuştuğun her kelime, aklından geçen her düşünce birer yoldur. Hayatı yaşamak, kendini geliştirmek ve insanlığa ilham olmak istediğini söylüyorsun. Önce sahip olduğun o büyük egodan vazgeç. Çünkü sen onlarca maymunun üst üste sıralanmış boklarının toplamından farksızsın.”
“Sen insanlığa değil önce kendine yardım et! Sen kimsin ki? Varın yoğun ne ki? Kendin için ne yaptın? Çok istediğin bu yolculuk için ne yaptın!? Söyle… Çantanı sırtına atıp yola çıkar çıkmaz hayatı ve var olma sebebini anlayabileceğini mi düşünüyorsun?”
Nefes nefese kalarak irkildim. Gür sesiyle kahkaha atıyordu. Bu sözlerle birlikte küçülüyor, yerin dibine giriyordum.
Korkmaya başladım. Ağzımı açamıyordum. Sessizliğin ardından, kızgın tavrını bırakıp daha sevecen bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.
“Her gün daha kaslı bir vücuda sahip olup kadınları etkilemek için spor salonunda saatler geçiriyorsun… Aynada kaslarını izleyip kendi kendine gülümsüyorsun. Her hafta alışveriş merkezlerine gidip, kendine yeni kıyafetler alıyorsun. Neden? Yoksa insanları daha mı fazla etkilemek istiyorsun? Sana hiçbir şey katmayan arkadaşlarınla kafelere gidiyor, saatlerce diğer insanlar hakkında atıp tutuyorsun. Hiç aynaya baktın mı? Hiç kendini eleştirdin mi?
Bu ağır sözlere dayanamayıp ona bağırmaya başladım.
“Eleştirdim tabii! Her gün daha iyi olmaya çalışıyorum! Güzel gözükmeye çalışmanın nesi kötü!? Arkadaşlarınla vakit geçirmenin nesi kötü!?”
Sözlerimi tamamlayamadan gür sesiyle kahkaha atıyor ve kısa bir sessizliğin ardından tekrar sert bir şekilde konuşmaya başlıyordu.
“Kaslı bir vücudu sağlıklı olmak için istemiyorsun. Diğer insanları etkilemek istiyorsun. İhtiyacın olmayan her şeyi satın alıp, her geçen gün daha fazla eşyaya sahip oluyorsun. Geçen hafta sonu aldığın kırmızı kapüşonlu seni daha mı güzel yapacak? Peki, her gün özenle fön çekip taradığın saçların? Bunu kendin için yaptığına emin misin?”
Bu sözler karşısında söyleyecek hiçbir şey bulamıyor, zaten kendimden tiksinen ben, duyduğum sert sözlerin etkisiyle daha çok utanmaya başlıyordum.
Başvurumun üzerinden birkaç ay geçti ve bir yaz günü, işyerimde masamda oturuyordum. Avustralya çalışma vizesini alacağıma dair kendimden emin olduğum için istifa edeceğimi işyerime bildirmiştim ve iki aylık ihbar süremi dolduruyordum. O gün masa başında telefonum çaldı. “Work and Holiday” programı için Türkiye’de ilk yüze giremediğim ve bu vizeye başvuramayacağın söylendi. Başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü hissedercesine büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Çantamı kaptığım gibi işyerinden çıktım. Üzerimdeki takım elbise ve elimdeki çantayla kalabalığın içinde koşarken akıttığım ter sıcaktan değil, üzüntüden ve stresten kaynaklanıyordu. Yüzlerce insanın arasından büyük bir hırs ve öfkeyle kilometrelerce koştum… koştum… koştum… Bir yere varmak için koşmuyordum. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Hayal kırıklığım çok büyüktü. Acı çekiyordum ve bunu benden başka bilen hiç kimse yoktu…
Çantamı aldım ve trafiğin içine daldım. Zihnimdeki düşünceler, vahşi bir leoparın avını yakaladıktan sonra kanını emerek yemesi gibi kemiriyordu beynimi. Metroda gördüğüm yüzlerden keder akıyordu. Eve gitmek yerine, inmem gereken durağı geçerek deniz kenarına gittim. Fiyakalı takım elbisemle oturduğum kayadan ayaklarımı sallandırarak tuzlu suyun kokusunu içime çekiyor, uzaktaki martıları seyrediyordum. Yanıma bir kedi geldi, kucağıma çıkıp yerleşti, gözlerini kapadı ve uyudu. Bu kadar basitti işte sevmek; eşini, aileni, arkadaşlarını, yaşadığın şehri, doğayı, hayatı… Neden sevemiyordum her şeyi? Neden huzursuzdum böyle? Hava karardı. Ben hâlâ oturuyordum. Uzun zamandır düşünmeye bu kadar vakit bulamadığımı fark etmiştim. Anladım ki her şeyi sevmenin altın kuralı önce kendini sevmekten geçiyordu. Kravatımı sakince gevşettim, boynumdan çıkarıp fırlattım. İki gömleğimin iki yakasından tutarak çekip kopardım düğmelerini. Hava serindi. Ceketimi çıkarmakla başladım dayatılana karşı çıkmaya, ters gitmeye. Çöp kutusunun yanında duran taşın üzerine koydum ceketimi. İhtiyacı olan birisi alsın giysin, üşümesin diye. Sevmeye böyle başlayacaktım.