Lisanımızın sınırlarının zihnimizin sınırlarını belirlediğini tespit eden düşünür Wittgenstein, çok önemli bir meseleye dikkat çeker: Gerçekten de lisanımızın kapasitesi kadar düşünebilir ve akledebiliriz. Lisanımızı oluşturan kelimeler, somut ve soyut kavramların karşılıkları ve işaretleyicileri olarak zamanla öğrenilir ve biriktirilir. Fakat zannettiğimiz gibi bu kavramlar zihnimizde ayrık bilgi parçaları yahut “bit”ler olarak depolanmaz. Bunun yerine kavram ve fikirleri daha ziyade “anlam bulutları” diyebileceğimiz dinamik bir formata kaydederiz. Bulut dememiz, bulut bilişimine benzemesinden dolayı değil, zihnimizdeki kavram ve kelime “kayıtları”nın sabit ve değişmez olmaması sebebiyledir.
Mesela muhtemelen “meltem” ve “fırtına” kelimelerini bilirsiniz; ikisi de hava hareketleri ile ilgilidir. İlki olumlu ve sakin bir anlam taşırken, ikincisi biraz olumsuz hatta rahatsız edici görünebilir. Halbuki bu kelimeler İtalyanca kökenli denizcilik terimlerinden doğmuşlardır ve kötü tempolu yavaş rüzgar anlamındaki “maltempo” (mal: kötü, tempo: zaman, ritim, hava) ve talih servet, zenginlik anlamındaki “fortuna” kelimelerinin dilimize geçmiş versiyonlarıdır. Yani normalde İtalyan denizciler için “meltem” kötü bir rüzgarken, “fırtına” iyidir çünkü gemileri hızla hedefine taşır.
Bu kelimelerin kökenlerine dair bu bilgiyi eğer ilk kez az önce aldıysanız, yeni öğrendiyseniz, artık zihninizde o kelimelerin ilişkili olduğu tüm anlamlar belirgin bir değişime uğrar. Meltem ve fırtına kelimelerine ait “bulutlar” birkaç dakika önceki gibi değildir. Tanımlar zenginleşmiş, bağlantılar artmış ve anlamlar genişlemiştir. Meltem ve fırtına kelimelerinin sadece verili anlamlarıyla kullanılması elbette gerçek hayatta büyük bir fark yaratmaz; günlük hayatımızı bunları bilmesek de rahatça