Emirhan

Arapça kökenli akıl kelimesinin kök anlamlarından biri “bağlamak”tır. Arapçada “devenin ayağına bağlanan ip” manasındaki bir kökten türetilmiş olan bu kelime, çoğu zaman “insanı bir çizgide tutan, sorun çözebilme becerisi anlamındaki zekâyı amaçla yönelik kullanmayı sağlayan ve çizgi dışına kaymayı engelleyen” bir özellik olarak görülür. Eskiden “delilik” denen durumların “aklı kaybetmek” ile ortaya çıktığını düşünmemiz de bundandır. Zekâ bir at ise akıl onun süvarisi gibidir; güçlü bineğin nereye ve ne hızda yol alacağını o kontrol eder. Bu tanımlar büyük oranda geçerli ve doğru olmakla birlikte, kelime kökeninin çağrıştırdığı en önde gelen anlamı çoğu zaman gizler. Akıl, birbirinden ayrık bilgi ve deneyim parçalarını bütüncül bir anlam oluşturacak şekilde “bağlayabilme” becerisidir aynı zamanda.
Sayfa 78
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Davranış kalıplarımızın değişimi için inançlarımızın değişmesi, inançlarımızın değişmesi için de beynimizdeki değerlendirme bağlantılarının ve devrelerinin değişmesi gerekir. Bu da söylenebildiği kadar kolay bir iş değildir. Değişen Beynim isimli kitabımda uzun uzadıya anlatmaya çalıştığım gibi, beynimizin değişimi her an gerçekleşen doğal bir süreç olmasına rağmen “istediğimiz ve arzu ettiğimiz yönde” değiştirilebilmesi, temel bazı faktörlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Bu faktörler duygusal motivasyon, tekrar, deneme yanılma, tevazu, özgüven ve açık fikirlilik gibi günlük hayatta da faydasını çokça bildiğimiz faktörlerdir. Davranışlarımızı yahut inançlarımızı sırf değiştirmek için de değiştiremeyiz. Bunun temel bir nedeni olmalıdır. Değişimin içsel nedenlerini oluşturan düşünceler de yine başka inançlardan beslenir. Mesela “Hayatım berbat halde. Bu durum muhtemelen insanlara çok güvendiğimden dolayı başıma geldi. Öyleyse ben bundan sonra kimseye güvenmeyeceğim.” şeklinde bir çıkarım; kıt bir akıl yürütmeye dayanan, yaralı (travmatik) ve genellikle de zararlı bir düşünce kalıbına örnektir. Bu noktadan sonra “kimseye güvenmemek” muhtemelen hayatın daha iyi olmasını sağlamayacak; daha fazla zarar görmemek için alınan korunma tedbirleri, büyük ihtimalle hayatımızın daha iyi yönde gelişmesini geciktirecektir. Böyle bir davranış değişimi de önceden var olan “insanlara güvenirim” adlı içsel prensibin ve “güvenmemek ayıptır” şeklindeki bir başka ilişkili sınırın aşılması anlamına gelir. Ama bu sınır aşımı bizlere genellikle pek fazla mutluluk getirmez. Faydalı olan sınır aşımı hemen her zaman “insanlar güvenilmezdir” diye bir yargı varsa bunu aşmak ve zorlamaktır.
Sayfa 75
Beynimizdeki Editör
Siz bu satırları okurken kafanızın bir yerlerinde oturan bir editör yoğun bir faaliyet içinde çalışır. Muhtemelen daha bu kitabın adını ilk gördüğünüzde hemen işe koyulmuş ve “Dur bir dakika; bu mevzu bizimle ilgili olabilir.” gibi birtakım yönlendirmeler yaparak sizi buralara kadar getirmiş bir editörden bahsediyoruz. Onun yönlendirmesi olmasa büyük ihtimalle bu satırları okuyor olmazdınız! Beynimizin esas görevlerinden biri de bizim şu fani dünyadaki kısıtlı zamanımızda işimizi kolaylaştırmak, bize zaman kazandırmaktır. Bunu da özellikle “sol” lobunda bulunan devrelerde yerleşmiş “tanıma ve etiketleme” sistemleriyle yapar. Bu sistem, hayat boyu zihninize yazılım bileşenlerinin tartışmasız hüküm sürdüğü bir yerdir. Mesela sakalı şöyle olan “şucudur”, bu kelimeyi kullandığına göre “bucudur”, erkekse “şöyledir”, kadınsa “böyledir”, şu şekilde “güzel”, öbür türlüyse “çirkindir” gibi etiketleri hiç şuurunda olmadan yapıştırıp geçeriz çoğu zaman. Bu etiketleme işinden sorumlu devreler, her meselenin üzerinde boşuna düşünüp de kıymetli zihinsel yakıtımızı heba etmeyelim diye uyanık olduğumuz her an çalışır dururlar. Doğal ortamımızda özellikle atalarımızın hayatlarını çokça kurtarmışlıkları da vardır muhtemelen. Ormanın boşluğunda hayal meyal görünen bir siluetin dost mu, düşman mı, yırtıcı mı yoksa sadece bir kedi mi olduğunu saniyenin kesirleri içinde anlayıp uygun bir hareket planı çizmemizi sağlayan devreler de bunları zira. Ama bugün modern ve karmakarışık yaşamımızda doğal ortamdaki bu avantajlar hızla dezavantaja dönüşebiliyor.
Sayfa 51
İnançlar ne zaman bir sisteme, başka insanların hayatlarına etki eden fikir, görüş ve uygulamalara kapı açar; işte o zaman bunları tartışmak, faydalı faydasız, mantıklı mantıksız diye tasnif etmek mümkün hatta gerekli olur. Farklı inanç gruplarına baskı aracına dönüşen her türlü inanç (veya inançsızlık) insanlık suçudur ve sonuna kadar mücadele edilmesi gereken bir toplumsal kanser tipidir. Fakat kişinin kendi hayatına anlam vermek için temel aldığı inançlar, kendisini ilgilendiren tüm konularda eleştiri dışıdır. “Ben başka türlü inanıyorum.” demekte sonuna kadar özgür olmamız gerekirken, başkalarının inançları için “böyle inanç olmaz” demekle büyük bir aptallık yapmış olacağımızı da sıklıkla hatırlamamız gerekir. Uygulamaları eleştirebiliriz ama inançları asla! Başkalarının inancının geçerliliği, hakikatle olan ilişkisi, mantıksak veya kanıta dayalı olma derecesi bizim sorgulamamıza açık konular değildir. Zira bütün inançlar sorgulanmamış, sınanmamış, deneyimlenmemiş toplumsal kabul örüntülerinden bizlere yansıyan karmaşık “potpuri”lerdir ve hepimiz inancımızı zaman içinde kendimizce şekillendiririz. (İnançlarımızın sorgulamamış, sınanmamış ve kanıta dayanmayan varsayımlar olduğuna içinizde kişisel bir itiraz uyandıysa lütfen durunuz ve bir daha düşününüz. İnancınızın sayısız kanıtı olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Acaba gerçekten öyle mi? Başka insanlardan duyduklarınız yahut okuduklarınız dışında ne biliyorsunuz? Veya “Nereden biliyorsunuz?”) inançların tartışma, siyaset veya ihtilaf konusu olarak ortaya geldiği her dönemde ise buna maruz kalan toplumlar hastalanır.
Sayfa 49
İnançlarım Ne Kadar “Gerçek”?
Hepsi insanî, hepsi anlaşılabilir şeyler; buna şüphe yok. Peki inançlarımızın “gerçekliği”ne bakınca acaba ne göreceğiz? Biraz evvel açmaya çalıştığım gibi, inançlarımıza dair temel bilgi ve görgüyü ailemizden ve sosyal çevrenizden alırız. Kabul ettiğimiz veya reddettiğimiz inançların kökeni bizzat bu sosyal piyangodur. Evet, piyangodur çünkü neredeyse sonsuzda bir ihtimalle denk gelebilecek bir kombinasyonun içine rastlantısal olarak doğmuş durumdayız. (Hepimiz böyleyiz; rastlantısal koşulların içine atılmış ve yolunu bulması gereken gariban insanlar… Bunu kendimiz için kabul etmekte gönülsüz davranırız genelde. Birçok inançlı insan, kader anlayışı gereği bunun “nasip” ve “en uygunu” olduğuna inanır; bu başlangıç şartlarını kendisine bahşeden yaratıcıya şükran duyguları hisseder. Öte yandan, aynen kendisi gibi ama rastlantısal olarak “bambaşka” koşullarda doğmuş “diğer” insanlar için acıma duygusunu da örtük bir biçimde taşır. Onlar, maalesef kendisi kadar şanslı/kısmetli değildir ve gerçeği arayıp bulmakla yükümlüdürler. Bu mantıkta bariz bir sıkıntı olduğu dışarıdan açık biçimde gözükür ama çoğumuz kendimizi bu yanlış düşünce içerisinde “suç üstü” yakalayamayız bir türlü…) Neyin içine doğduysak, ona tâbi olur veya ondan kaçmak için enerji harcarız. Kabul ettiysek “nihai doğru”, reddettiysek “en büyük yanılgı” bizim için artık o inanç sisteminin ve onun içerdiği her şeyin özetidir. Çok az insan okuryazar olduktan, aklı başına geldikten sonra bir durup da inançlarının kökenlerini araştırmaya, doğruyla yanlışı ayırt edip kendi inancına dair incelikli sorgulamalara girmeye cesaret edebilir. Bu zordur çünkü “hayatınızın anlamını anlatan temel zemininizle” oynamanızı gerektirir.
Sayfa 48