Emirhan

İnsan davranışlarına dair bilgilerimizin genel resmine baktığımızda bizi rahatın kendisinden ziyade, “rahat arayışının” motive ettiğini fark ediyoruz . Aynı şey haz için de geçerli; haz arayışı, çoğu zaman hazzın kendisinden daha zevkli bir deneyim oluyor. Bu garip durum, beynimizin ödül devrelerinin “beklentiye” ayarlanmış olması ile ilgili. Bu basit ve diğer tüm hayvanlarla paylaştığımız sistem, üst düzey zihinsel özelliklerimizle de birleşince, diğer bütün canlılardan farklı bir keşif ve yaratıcılık potansiyelinin temellerini oluşturuyor.
Sayfa 32
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Bazı tipler araştırıcı, risk alıcı, birleştirici ve “normal dışı” tutumlar açısından daha zengin bir repertuvara sahip davranışlar sergilerler. Bu onların yapısında vardır adeta. Ayrıca bu tiplerin genellikle daha yaratıcı düşünce ve çözümler ürettiğini de biliriz. Yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, bu tip insanlarla bazı zihinsel hastalıklara sahip insanların ortak bir yönü olabileceğini gösteriyor. Bunlardan bir tanesi, dopamin maddesinin beyinde etki görmesini sağlayan D2 tipindeki dopamin algılayıcılarının sayısının normalden daha az olması gibi görünüyor. Bu durum hem yaratıcı düşünce üreten insanlarda hem de şizofreni gibi zihinsel sorunlardan muztarip kişilerde gözlenen ortak bir özellik. Özellikle beynin talamus adlı orta bölümündeki bu alıcı molekül azlığı, bu insanlardaki davranış değişikliğinin altında yatan temel etken olabilir diye düşünülüyor. Mekanizma tam olarak şöyle işliyor: Talamus, beynin tam orta yerinde, beyne giren ve beyinden çıkan bilginin süzüldüğü, hangi bilginin nereye gönderileceğine karar verildiği bir iletişim santrali gibi görev görür. Dopamin, bu santralin süzme işlevini yapmasında önemli bir rol oynar. Bu sayede zihnimizi bir sorun üzerine odaklayabilir, o soruna dair öğrendiğimiz yöntemleri diğer fikir ve düşüncelerden ayıklayarak uygulayabiliriz. D2 alıcılarının normalden daha az olması durumunda ise bu filtre sistemi biraz daha az seçici çalışır ve böylece bu kişiler, herkesin baktığı şeylere bakarken, süzgeç sistemleri iyi çalışmadığı için bambaşka şeyler düşünebilirler. Bu da belli bir düzeyde yaratıcı düşünceyi tetiklerken, daha ağır durumlarda şizofreni gibi gerçekle hayalin birbirine karıştığı istenmeyen hallere yol açabilir. Yaratıcı insanlar arasında melankoli, depresyon, şizofreni, davranış ve madde bağımlılığı gibi
Sayfa 30
Çoğumuz yaşadığımız hayatın tam ve eksiksiz olmadığını biliriz. Hayatının gidişatından şu yahut bu şekilde şikayetçi olmayan insan pek azdır. Arada bir de olsa ilave bir şeyler yapasımız gelir. Kimi yeni bir dil öğrenmenin, kimi yeni bir enstrüman çalmanın, kimi de o hep yapmak istediği (paraşütle atlamak veya çıplak elle dağ tırmanışları gibi) tehlikeli uğraşlara girişmenin hayallerini kurar. Hayallerimizi süsleyen “keşke”ler sayısızdır. Ne yapılması gerektiğini herkes bilir ve söyleyebilir. Fakat gerekeni yapmaya teşebbüs etmek, çok az kişinin yapabildiği bir şeydir. Bu tip “sıra dışı” hayallerimiz için harekete geçmemiz çok zordur. Zira adına “eylemsizlik” veya eski dilde “atâlet” dediğimiz o temel fizik yasası, fiziksel bir bedene sahip canlılar olarak bizi de etkileyen bir yasadır. Isaac Newton’un tarif ettiği eylemsizlik, “Duran bir cisim, kendisine bir kuvvet uygulanmazsa durmaya; hareket eden bir cisim, yeni bir kuvvet uygulanmazsa aynı harekete devam eder.” şeklinde ifade edilebilen bir yasadır. Yani var olan bir durumu bozmak, değiştirmek, yahut duran bir şeyi harekete geçirmek için alanının dışında bir şeyler yapmak; az yahut çok zorluk ihtiva eder. Zorluk, ilave enerji ihtiyacının bir ifadesidir. Bu temel fizik kuralı gereği, içinde bulunduğumuz halden şikâyet etsek bile onu değiştirmek için gerekli enerjiyi bulmakta çoğu zaman zorluk çekeriz. Peki şikâyetlere rağmen hayat neden değiştirilmez? Bu çok mu imkansızdır. Hayır, aslında çoğu zaman değildir ve hayatlar küçük kararlarla hemen değişebilir. Fakat bunu çok az insan yapabilir. Çünkü organizmalar, kendilerini “öldürmeyen” ortamlarda bulunmaya devam ederler. Diğer bilinmeyen ortam ve koşullar “hayatı tehdit etme riski” taşıdığı için uzak durulması akıllıca olan seçeneklerdir. Daha önce deneyimlenen ve
Sayfa 26
Çeyrek asrı aşkın süreyle kurumsal hayatta “beyaz yakalı” olarak çalışmış olan bir arkadaşımız, hayatını artık başka şekilde devam ettirmek istediğini, canı isteyince geçici işlerde çalışmaya ve bolca gezmeye karar verdiğini söylediğinde, etrafındaki çoğu insan onu garipsedi. Annesi onun durumunu veciz bir şekilde “buna rahat battı” diye ifade ediyordu. Maaşlı ve sigortalı işini bırakıp tamamen belirsiz ve “anlamsız” bir maceraya atılmasını bir türlü kabullenemiyordu. Kendi eğitim şirketimi kurmak üzere üniversiteden istifa ettiğimde ben de benzer tepkiler almıştım; anlaşılabilir tepkilerdir bunlar. Çoğumuza öğretilmiş “akıntı” kodları arasında “güvende olmak”, “geleceği maddî olarak garanti altına almak” ve “rahat bir hayat sürmek” temel hedefler olarak genellikle sözsüz bir şekilde zihinlerimize yerleştirilmiştir çünkü. Bazılarımızda bu kodlar zamanla değişir yahut hiçbir zaman yerli yerine oturmamıştır ve bu arkadaşımız gibi kişiler, herhangi bir görünen ve makul neden olmaksızın, hayatlarını kendi kodlarına göre bir anda değiştirebilirler. Gelecekte ne kadar riski olursa olsun, bazıları için bu risk adeta bir ihtiyaç haline gelir.
Sayfa 23 - Tam olarak ben
Yakın kuzenlerimiz Neanderthallerin 50 bin yıl öncesine kadar bütün Avrasya bölgesine dağılmış olmalarına rağmen bugün soylarının tükenmesinin sırrı belki de onların beden yapılarında gizlidir. Özellikle soğuk Kuzey Avrupa iklimlerine uyumlu aşırı kaslı, tıknaz ve kısa bedenleri ile Neanderthaller ileri düzeyde özelleşmiş yani belirli iklim koşullarına ileri düzeyde uyum sağlamış canlılardı. Son dönemlerinde soylarının tükenmesine neden olan etkiler hâlâ tartışmalı olsa da bundaki en büyük etkenin hızla değişen ve ısınmaya başlayan atmosfer koşulları olduğunda araştırmacıların çoğu hemfikirdir. Buradan alınacak temel hisse şu olsa gerektir: Bizlerin ataları olan Homo sapiens öncülleri, hiçbir ortama tam uyum göstermemiş ama her türlü ortama göre uyum sağlayabilme potansiyeli taşıyan uzmanlaşmamış bedenleri ile bu değişken dünya şartlarında ipi göğüsleyen şampiyon Hominid türü olmuş gibi görünüyor. Dolayısıyla bu beden, birbirinden çok farklı koşullara uyum sağlayabilme potansiyeli taşıyor. Buna bir de bireysel çeşitliliği yani her birimizin diğerlerinden farklı özelliklerle dünyaya gelişimizi eklersek, insanların nesiller içerisinde ne kadar farklı koşullara uyum sağlayabilecek çeşitler üretebileceğini biraz anlamaya başlayabiliriz. Bu tarihçenin burada bizi bireysel olarak ilgilendiren kısmı şudur: Tabiattaki “imkansız” koşullarda hayatta kalmak, hatta galip gelmek üzere bütün canlı türleri gibi incelikle uyumlanmış insan türünün bireyleri olarak, pek az yeteceğimiz doğuştan gelir. Aklımıza gelebilecek tüm insan başarıları bu nedenle dehâdan yahut şanslı doğmaktan değil, bu çok potansiyelli bedenin ve aşırı gelişmiş zihinsel donanımın imkânlarının “‘çalışma ve deneme” ile keşfedilmesiyle, geliştirilmesiyle oluşur.
Sayfa 20