Sosyal bir canlı olarak diğerleri ile bir arada kalmak ve uyumlu davranışlar gösterebilmek için ortak bazı kural ve inançları kabul etmemiz gerekir. Fakat bireysel hayatımız genellikle bu kurallara pek sığmaz. Bu nedenle çoğu insan sosyal hayatı ile özel hayatı arasında bir ayrım yaşar. Sokakta, evde davrandığı gibi davranmaz. Her düşüncesini eyleme dökmemesi gerektiğini bilir. İnsanın toplum içindeyken ön beyninin frenlerini sıklıkla devreye sokması gerekirken, daha samimi olduğu veya yalnız olduğu ortamda bulunan bir kişi ise daha rahat davranır. Bu toplum sağlığı için elbette iyi bir şeydir. Fakat her birimizin içinde o kendimize haz tarzımız, hayallerimiz, meşgalelerimiz ve adına iç dünya dediğimiz o zengin iç evrenimiz, varlığını her zaman sürdürmeye devam eder; biz onu sosyal kural ve teamüllerin ardına ne kadar gizlersek gizleyelim…
İlk doğa felsefecisi Aristo, doğaya bakıp "Burada ilginç bir şey var. Acaba bu nedir?" demiş olmalı! Zira her şey bu soruyla yani farkındalıkla başlıyor. Bilimsel merak da "şimdi" ile başlar. Öncelikle "orada" güzel bir şey olduğunu görebilmek için zihnen ve odaklanmış bir biçimde "o anda" olmamız gerekir.
Diyelim ki acilen çözmemiz gereken bir sorununuz var ve bu sırada rotanız bir müzeden geçmeyi gerektiriyor. Mesela Paris'teki Louvre Müzesi'nin içinden geçiyorsunuz. Siz müzede aceleyle yürürken içeride paha biçilemez nice eser gözlerinizin önünden birer birer kayıp gider. Bu sırada Mona Lisa'nın yanından geçseniz bile durup bakabilir misiniz? Bakamazsınız, çünkü o anda gündemde acil bir durum vardır.
Durup o tablonun güzelliğini yaşayabilmek içinse zihniniz orada ve o anda bulunmalıdır. Dolayısıyla bilim de felsefe de böyle başlayabilir. İnsanlar tabiatı deneyimlerken orada ve o ana ne olduğunu sorarlar. Bilim ve felsefenin genellikle "refah toplumlarının" işi olması belki de bu yüzdendir... Çünkü çoğunlukla çözmesi gereken hayatı sorunların arasında koşuşturarak yaşayan bir insanın durup da bir şeyleri derinlemesine tetkik etmesi ne yazık ki pek mümkün olmaz.
Pekala, şimdi de başka bir varsayıma bakalım. Birisi Aristo'ya doğayı incelemeyi bir görev olarak verseydi ve Aristo d bu görevi yerine getirmek zorunda olan maaşlı bir memur olsaydı sizce durum nasıl olurdu? Bence muhtemeldir ki onun adını hiçbirimiz duymamış olacaktık! Ama Aristo gönül vererek giriştiği işin içinde kaybolup da "Neden?" diye sormaya başlayınca, cevapları da bulmaya başlayan önemli doğa araştırmacılarından ve düşünürlerinden bir tanesi oldu.
Bilimsel sorgulamanın, yenilikçi fikirlerin ve felsefenin başlangıcı aslında hep bu çizgide gerçekleşir. İlk olarak "o an" insanın içinde bir merak
Tanrı inancına dayanan düşünce biçimlerinin neredeyse tamamı, ahlâki kuralların “dünya dışı” bir kaynaktan insana öğretildiği ve ahlâki değerlerin tanrısal kökenli olduğu konusunda birleşirler. Tanrı tanımaz (ateist) yahut bilinmezci (agnostik) görüşler gibi akımlarda ise ahlâkın göreceliği, doğal kökenleri ve diğer canlılardaki ahlâki davranış örnekleri sıklıkla masaya getirilir. Her zaman olduğu gibi kendi görüşünüzü yahut deneyiminizi bir görüşün, ideolojinin sınırları içinde formüle dökmeye başladığınızda mecburen ve kaçınılmaz olarak gerçeklikten bir kopuş ve önemli bir hata payı da birlikte ortaya çıkar. Artık gerçek dünyada neler olup bittiğine dair yeni şeyler öğrenmek yerine, eldeki veri birikimini bu “açıklama tercihi” yönünde değerlendirmekle meşgul olmaya başlarız. Hal böyle olunda da açıklamanın kökeni ve adı ne olursa olsun, insanların ürettikleri hiçbir fikir tam olarak kapsayıcı ve açıklayıcı kalamaz. Halbuki devamlı edindiğimiz bilgi ile kendimizi güncelleyebilsek, görüşümüze ve ideolojimize bağlı kalmak için harcadığımız enerjinin bir bölümünü tabiattan öğrendiklerimizle iyileştirme ve geliştirme yönünde harcasak, bu sorunları aşmamız da büyük oranda kolaylaşacaktır. Ama söylemesi kolay, yapması zor bir iştir bu.
Ahlâk ve ahlâki davranışın kökenleri, özellikle bu ideolojik bakış zaviyesinden ileri düzeyde etkilenen konuların başında gelir. Halbuki geçtiğimiz 50 yılda, hayvanlar aleminde yapılan detaylı gözlemler, canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerine dair anlayışımızdaki ilerlemeler, canlılar dünyasının gizemlerine dair elde ettiğimiz şaşırtıcı deneyimler, bize davranışlarımızın ve elbette ki ahlâki yargılarımızın kökenlerine dair çok şey söyler.
.
.
.
Mesela beyinleri bizimkinin üçte birinden küçük de olsa canlılar âlemindeki en yakın