Ben, Humprey Van Weyden, aşıktım! Ve yine kuşku hücum etti içime. Aşktan korktuğumdan ya da onunla karşılaşmaya isteksiz olduğumdan değil. Tersine, en üst derecede idealist olduğumdan, felsefem aşkı hep dünyadaki en yüce duygu, varlığın amacı ve ulaşabileceği en üst nokta, yaşamı heyecanlı kılan neşe ve mutluluğun en üst aşaması, selamlanıp coşkuyla karşılanması ve yüreğin derinliklerine sıkılması gereken yüceliklerin en yücesi olarak tanıyıp ödüllendirmiştir. Ama şimdi gelmiş olduğuna inanamıyordum. Bu kadar şanslı olamazdım. Çok iyi bir şeydi bu, gerçek olamayacak denli iyiydi. Aklıma Symons'un dizeleri geldi:
"Bütün bu yıllar boyunca seni arayarak dolandım
Bir dünya dolusu kadın arasında"
Bir şeyi hissetmeye başlamıştım o da bir daha asla eskisiyle aynı adam olamayacağımdı. Wolf Larsen'in yıkıcı eleştirelliğine karşı insan yaşamına ilişkin umudum ve inancım hala sürerken, daha önemsiz konulardaki değişiklerin nedeni o olmuştu. Hakkında aslında hiçbir şey bilmediğim ve her zaman çekindiğim gerçeğin dünyasını önüme o açmıştı. Hayata yaşandığı gibi bakmayı, dünyada olgular diye bir şeylerin olduğunu, bunları zihin ve fikirlerden ortaya çıkartmayı ve belirli değerleri varoluşun somut ve nesnel aşamalarına yerleştirmeyi öğrenmiştim.
"İkimizden hangimiz, seninle ben, kim daha korkak?" diye sordu ciddiyetle. "Durum nahoşsa ve bunun tarafıysan vicdanınla uzlaşıyorsun. Gerçekten de büyük olsaydın, kendine ihanet etmeseydin, Leach ve Johnson'la güç birliği yapardın. Ama korkuyorsun, korkuyorsun. Yaşamak istiyorsun. İçindeki yaşam ne pahasına olursa olsun yaşayayım diye çırpınıyor; bu yüzden de, en güzel düşlerine sırt çevirerek, bütünüyle acınası o küçük ilkene karşı günaha girerek ve eğer bir cehennem varsa, ruhunu dosdoğru oraya yönelterek aşağılık biçimde yaşıyorsun. Pöh! Ben mertlik rolünü oynuyorum. İçimdeki yaşamın dürtülerine sadık kaldığım için günah işlemiyorum. En azından kendi ruhuma karşı dürüstüm ki bu da senin olmadığın şey."