"Yaşamın tek değerinin kendisine biçtiği değer olduğunu biliyor musun? Ve de gereksinimi kendi lehine yonttuğu için bu değer elbette gereğinden fazla biçilir. Yukarı çıkarttığım o adamı ele al. Kendini sanki çok değerli bir şeymiş düşünüyor, elmasların yakutların ötesinde bir hazine sanki. Sana göre? Hayır. Bana göre? Hiç de değil. Kendisine göre? Evet. Ama ben onun takdirini kabul edemem."
"Siz neye inanıyorsunuz, o zaman?" diye karşılık verdim.
" Yaşamın kargaşa olduğuna inanıyorum." diye yanıtı yapıştırdı. "Ekmek mayası gibi, devinen ve bir dakikalığına, bir saatliğine, bir yıllığına ya da yüz yıllığına devinen, ama sonunda devinmeyi bırakacak bir şey, bir maya gibi. Devinmeyi sürdürebilsin diye büyük küçüğü yer, gücünü yitirmesin diye güçlü zayıfı yer. En fazlasını şanslı olan yer, en uzun da o devinir, işte o kadar. Ne diyorsun bunlara?"
Koluyla geminin orta yerinde birtakım hatalarla uğraşan bir grup tayfaya doğru sabırsız bir işaret yaptı.
"Onlar deviniyor, denizanası da deviniyor. Devinmeyi sürdürebilelim diye yemek için deviniyorlar. Al bakalım. Karınları için için yaşıyorlar ve karınları da onlar için var. Bu bir döngü: Hiçbir yere varamazsın. Onlar da varamaz. Sonunda hepsi durur. Artık devinmezler, ölmüşlerdir."
Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez’in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu.