"...Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?"
... Seni bulduğum gece. Ezilmiş sütleğenlerin üstünde yatıyordun. Kim bilir hangi yırtıcı hayvanın pençesinden kurtulmuştun? İşi bitirilmiş, atılmıştın bir çalının dibine."
Parçalanmış ruhu sızıyordu gövdesindeki yarıktan. Mahallenin sahipsiz çocuğu, ayyaşın oğlu. Abi dediği, kimi zaman onda babasının sıcaklığını aradığı genç adamın yanına sığınmıştı o gece yine. (...) Sonra birileri gelmişti yanlarına. Kaç kişiydiler? Onu bu hale getirenler adamlığını, insanlığını unutmuş olanlardandı. Bir çocuğun etine göz dikmiş sırtlanlar ordusu. (...) içlerinden biri, abisi, başını da okşamıştı af dilercesine. En çok ondan iğrenmişti...
Gonca Ataç’ın harika kurgusuyla; “Ah”
Bir kadının, bir adamın, bir çocuğun başka başka zamanlarını anlatan öyküler; birbirine dokunan anlarla…
Sevda ile çiçek mezatına gidiyoruz ilk öyküyle; Sevda’nın çiçekli yaşamındaki tek güzellik olan güllerin, arasında onun yaşamsal savaşını öğreniyoruz ve yaşamın salt savaştan ibaret olduğunu beynimize kazırcasına sırasıyla akıp gidiyor öyküler. Özgür, Emine, Öğretmen… Suriyeli Muhammet ve Ayşe’nin öyküsü bir başka yürek yarası; yaralarıyla kaçıp geldikleri bir ülkeden yeni yürek yaralarıyla ayrılmak… İstenmedikleriyle yüzleşirken yazarın yüreğinden damlayan o cümle:
“…. çocuklar sevilmediklerini hissederler, hoş hayvanlar, hatta bitkiler bile hisseder ya…”
Sonra Rukiye, Aynur, Baran… Bakkal Rıza’nın din örtüsüyle sarmaladığı sapkınlığı… Elena… Ve Huan.
Çiçek mezatıyla başlayan kitap, bir çiçekçi dükkânında çalışan çekik gözlü bir gencin, Huan’ın öyküsüyle sonlanıyor. Dev bir inşaat şantiyesinde abisiyle çalışırken, abisi bir beton bloğun altında kalıp ölmüş. Başına gelen onca olaydan sonra, yüzünden eksilmeyen gülümsemesiyle ülkesine para gönderebilmek adına birkaç işte çalışıyor Huan. O işlerden biri de o çiçekçideki... Dükkânı temizliyor. “Süpürdüklerini saplı bir faraşa toplarken yerdekilerin arasından boynu bükülmemiş tazecik bir gülü alıp sakınarak cebine koyuyor.”
O gülü neden aldığının izini birbirine değen insan hayatlarının anlatıldığı bir başka öyküde buluyorum. İçim burkularak kapattım Ah’ın kapağını, ama fazla duramadım, yeniden başa döndüm; çünkü farklı bir kurgu, satır aralarındaki saklı ipuçlarıyla… İnsanın hangi coğrafyadan olursa olsun birbirini hem sarmalayan hem de ötekileştiren duygu dalgalarının bütünü, Ah dedirten bir sızıyla Ah’ın içinde. Sevgili Gonca Ataç’ın yüreğine sağlık, son zamanlarda okuduğum