Ünsüz Düşünür

Ünsüz Düşünür
@Famelessthinker
Doscendo discimus
Ayrıca, feodal düzenin işleyip sürebilmesi için, toprakların kalıtımla beylerin soylarına geçirilebilir olması gerekiyordu. Ancak topraklar, kalıtçılar arasında bölüşülüp, parçalanıp küçülmemeliydi. Bu gerek, feodal beyliğin topraklarının (üzerindeki serflerle birlikte) en büyük oğula geçirilmesi (Lat. primogeniture) geleneğiyle yerine getiriliyordu. Feodal beyin, ne kadar çok çocuğu olursa olsun, toprağı (ölünce) tüm kalıtçıları arasında bölüşülmüyordu. Topraklar, kızlar şöyle dursun, oğullar arasında bile bölünseydi feodal düzen yürümezdi. Topraklar bölüne bölüne, ancak kendine yetecek sayıda üretim yapan kimseyi besleyebilecek küçüklüğe inebilirdi. O zaman tasarruf amacını aşan bir artının üretilip aktarılmasına olanak kalmazdı. Para ve pazar ekonomisi koşulları gelişmediğinden, satın alma yoluyla, artı üretilebilecek büyüklükte toprak mülkleri de oluşturulamazdı. Bir feodal bey ölünce beylik toprağının ve sanının en büyük oğula geçmesi kuralı, toprakların kalıtımla (mirasla) bölünmesi sorununu çözmüştü. Ama öteki oğullara ayrılan (sus payı) kaynaklar, verilen önemsiz sanlar bir “soylu sorun” çıkmasını her zaman önleyemedi. Bazen öteki oğullar, topraklar ve beylik sanı üzerinde (daha önce de bkz. s. 828’de belirtildiği gibi) hak sahipliği savında bulunup (çözümsüz) sorun kaynağı oluşturabildiler.
Sayfa 1004·Kitabı okudu
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Aztekler yerleştikleri yerde tutunabilmek için, bir yandan yörenin eski (uygar) topluluklarıyla savaşmışlardır. Öte yandan onlarla alışveriş, olmadı, haraç ilişkileri kurmaya çalışmışlardır. Bu yolda, gölde balıkçılık yapıp kıyısındaki bataklıklarda bahçıvanlık (hortikültür) yapmaya başlamışlardır. Tarım evrelesi yeterli toprağın bulunmaması sorununa “dahice” bir çözüm bulmuşlardır: Gölün kıyısındaki (bol) kamışları kesip, onunla hasır örmüşlerdir. Her biri bir metrekare kadar (8 ayakkare) büyüklüğündeki onbinlerce hasırı suyun yüzüne dizmişlerdir. Kıyılarına bağladıkları taş çapalarla “gölden yer” kazanmışlardır. Üzerlerine, gölün dibinden çıkardıkları batağı yayarak, onları chinampa denen yüzer tarlalara dönüştürmüşlerdir.
Sayfa 951·Kitabı okudu
Alıntı
Dinin ve inancın felsefeyle ve akılla temellendirilmesi konusunda, çeşitli Hristiyan dinbilginleri çeşitli tutumlar takınmışlardır. Örneğin Kartacalı Hristiyan dinbilgini Tertullianus (160-230 dolayları), Augustinus’tan önce ve Augustinus’un tersine, akıl ile inancın uzlaştırılmasını olanaklı ve gerekli görmemişti. Görüşünü, inancı akıldan üstün tuttuğunu belirten bir sözle şöyle sloganlaştırmıştı: “İnanıyorum, çünkü saçmadır.” Bu sözleri yüzyıllarca yankılanacaktır. İslam dinbilginlerinden Gazali de (bu sözden etkilenip etkilenmediği belirsiz) felsefeyi (Kelam’ı) dinsizlik ve inançsızlık ile tehlikeli olarak görüp, düşünülmesini yasaklamasını istemişti.
Sayfa 837·Kitabı okudu
Alıntı
Zelot ayaklanması: Artan toplumsal eşitsizlik, Adrianopolis’te (Edirne’de) aristokrasiye karşı kopan bir ayaklanmayla toplumsal patlamaya dönüştü. Buradan Trakya’ya yayıldı. Eşitsizliğin göze çarpıcı biçim aldığı Thessalonike’de (Selanik’te) köktenci eşitlikçi “Siyasal Zelotlar” (Kızgın Bağnazlar) siyasal erki (1342’de) ele geçirdiler. Öyle ki yüksek katmanlardan kimi kimseleri, “köleler misali boğazlarından ip ile sürüklediler”. Zamanın yazılarına bakılırsa, “burada bir uşak efendisini, orada bir köle, kendisini satmış olan sahibini çekiyordu. Köylü asker yönetici, işçi toprak sahibi savaşçıyı sürüklüyordu.” Aristokratlar kurtuluşu kaçmakta buldu. Kent yedi yıl boyunca aristokrasi düşmanı bir grubun elinde kaldı. Bu süre içinde siyasal Zelotlar, toprak beylerinin ve manastırların topraklarına el koyup halka dağıttılar. Ayaklanma yayılıp Konstantinopolis’in surlarına dek dayandı. Ama daha ileri gidemedi. Aristokratlar Kantakuzenos önderliğinde örgütlendiler. Kantakuzenos, 1342’de Sırplardan, 6.000 Türk savaşçısı gönderen Aydın emiri Umur bey’den yardım evlendirici Orhanbey’den aldığı yardımlarla Trakya’yı ele geçirmeye başladı. Diline dinine bakılmaksızın toprak beyleri arası dayanışma işe yaradı! Kantakuzenos, Konstantinopolis’e girip Patriğin elinde imparatorluk tacını giydi. Bu durumda Zelotlar, Thessalonike’den kaçmak zorunda kaldılar. İmparator Kantakuzenos (1350’de) kente girdi. Düzen bir kez daha kurtarılmış oldu.
Sayfa 767·Kitabı okudu
Alıntı
Eski Yunan’da, özellikle Atina’da gerek pazar ekonomisinin, gerek geniş topraklarda çok sayıda köylünün çalışmasını gerektirmeyen üzüm ve zeytin tarımının, gerek buğday gibi tarım ürünlerinin İskitler gibi halklardan ticaret emperyalizmiyle ucuza sağlanabilmesinin toplumsal yapıya sağlıksız etkileri olmuştu. Yalnızca Atina’da değil, hemen tüm Yunan kent devletlerinde, giderek kalabalıklaşan topraksız, işsiz, güçsüz kesimler oluşmuştu. Gelecekleri hakkında hiçbir güvenceleri bulunmayan bu kimselerin, günlük yaşamda düzeni bozucu öğelere dönüşmeleri kaçınılmazdı. Ama uzak olmayan bir gelecekte, eşitsizlikçi toplum düzeni için bir tehlike oluşturabileceklerini, olayların içinde yaşananlardan pek az kimse görebiliyordu. Söz konusu tehlikeyi görebilenlerden biri de hukukçu ve nutukçu İsokrates (İÖ 436–338) idi. Kent devleti yöneticilerini, bıkıp usandıkları aristokratik iç savaşlara son verip birleşmeleri yolunda uyardı. Topraksız, işsiz kitlelerin (daha o tarihlerde haydutlara dönüşüp çiftlikleri basmaya başlamışlardı ansıtmıp) ileride düzeni yıkabilecek güç oluşturabileceklerini, sorunlarına birlikte çözüm üretilmesi istendiğini söyledi. Bu bağlamda, sorun ancak Yunan ordusuna alınıp doğuya (Perslere) yapılacak savaşlarla kurulabilmeliydi. Toplumda başıboş, topraksız ve emek sorunlarının ele geçirilip dağıtılacak topraklarla çözüleceğini söyledi. Söylemediği (ya da düşünmediği) akınların başarısız olması durumunda bile sorunun hafifleyeceğiydi. Yunan proletaryası bu savaşlarda bir safra gibi dışarıya atılmış olacaktı!
Sayfa 705·Kitabı okudu
Alıntı