Savaşçıların yönetime el koymaları üzerine dinciler, savaşçılarını ideolojik alanda yoğunlaştırmış olmalılar. Bu noktadan saldırarak, savaşçıların, aslında kendilerine değil tanrıya baş kaldırdıklarını söyleyebilirler. Dolayısıyla yönetimlerinin yasal olmadığını ileri sürebilirler. Dahası, tanrının kullarını, savaşçıların buyruklarını yerine getirmemeye çağırabilirler. Onların buyruğunda çalışmamaya, tanrıya olan borçlarını onlara vermemeye kışkırtabilirler. Verenleri, tanrının cezalandırabileceğini söyleyerek korkutabilirler. İdeolojik savaş alanında, savaşçıların bunlara karşı koyabilecek güçlü silahları yoktur. Tek yapabilecekleri, dincileri kaba güce başvurmaktan korkutmaktır. Bunun için tapınağa saldırmaları gerekecektir. Ki bu da tanrıya saldırı olarak yorumlanıp algılanabilecektir.
Karşılıklı korkutmalar her iki yanı ödün vermeye zorlamış olmalı. Sonunda dinciler ile askerler arasında açık ya da gizli bir uzlaşmaya varıldığı anlaşılıyor. Buna göre dinciler, savaşçıların yönetiminin tanrının istencine aykırı olduğunu ileri sürmekten vazgeçeceklerdir. Kentin, toplumun, ordunun yönetimini savaşçılara (başkomutana ve komutanlara) bırakacaklardır. Bunların karşılığında, tapınakların, tapınak topraklarının, tapınağa bağımlı çiftçilerin, çobanların, zanaatçıların ve dinsel görevlilerin yönetilmesine karışılmaması ayrıcalığını koparacaklardır. Bu, bir tür özerkliktir. Günümüze dek süregelen “dinsel vakıf” kurumlarının devlet karşısındaki konumları, böyle bir geçmişe ve güç dengesine dayanırsa gerektir.