Eve vardık, bir kapı açtı. Önce bizi buyur etti, girdik. Orta boylu, kumral, sakin bakışlı, daha ilk görünüşte bir Rumeli insanı olduğu anlaşılan kendi halinde biriydi. Ev, ağaçların gölgelediği, geniş saçaklı, alçak bir toprak damdı. Odaya girince tam karşı duvarda büyük bir şömine gördük. Üzerine çeşitli eşya sıralanmıştı. Burası filmlerde görülen basit, fakat toprağın bir parçası olan Amerikan çiftlik evlerini andırıyordu. Şöminenin bir tarafında duvara ıslı küçük bir yazı levhasının dikkatimi çektiğini gördü. Yazı Farsça bir beyitti:
«Cengû heftâd dû millet heme râ özr binin,
Çün nedidend hakîkat, heme efsâne zedend...»
— Bu beyiti hatalı yazdırmışım, ama ben farkında değildim. Yanlışı, bir ziyaretinde Hasan Âli buldu. Manasını çıkarabildiniz mi?
— Pek değil…
— Manası şu: “Dünyada yetmiş iki millet birbirleriyle boğuşmak için daima bahane buldular. Çünkü hakikat göremediler ve her zaman, gerçek olmayana, yani efsaneye saplandılar...” Siz bunu nasıl edersiniz?
Bir masa başındaydık. Ev sahibi büfeden bir şişe aldı. Masanın üstüne üç kadeh koydu, kadehlerimize vermut doldurdu:
— Hele şunları alın da…
Kadehlerimizi kaldırdık, içtik. Biraz fasılâ oldu. Sonra konuştu:
— Bu bitmeyen dava, nizamlar ve insanlar çatışmasıdır. Nizamlar, insanların eseridirler. Ama insan, nizamlar üstündeki hâkimiyetini kaçırırsa, nizamlar insana hükmederler... Halbuki aslında, dinler de, saltanatlar da, rejimler de, doktrinler de insanlar içindir. Yoksa insanlar bunlar için değil…