Ünsüz Düşünür

Ünsüz Düşünür
@Famelessthinker
Doscendo discimus
Atatürk egemenlik anlayışında Rousseau ile Duguit’yi uzlaştırma çabası içersindeydi. Duguit’nin “realist” devlet kurumuna göre, ortada bireylerden ayrı devlet, millet dive bir şahsiyet yoktur. Devlet de her toplumsal kuruluş gibi, birtakım görevleri yerine getirmesi beklenen toplumsal bir kurumdu. Hukuku yaratın devlet değil, bilakis devleti kendi hukuku tabi bir kurumdu. Bu nedenlerle devlet tahakkümün değil, hukukun uygulanmasını sağlayamadı. Devlet, ancak hakka uygun hareket ettiği süre meşru olurdu. Bireylerden ayrı bir hareket, millet ismi bir varlığı ve bu varlığın millet irade adıyla bireylerden ayrı bir ifadesi bulunmazdı bir efasneyi. Mevcut olan bireyin bilinci, bireyin iradesidir. Devlet ancak kamu hizmetlerini düzenleyen ve bu hizmetlerin sürdürülmesini sağlayan bir kurumdu ki bireyler tarafından temsil olunuyordu.
Sayfa 282·Kitabı okudu
Alıntı
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Cihan Harbi yıllarında savaşan ülkelerde hükümetler olağanüstü önlemlere başvurmuş, yasalar ekonomiye yoğun bir biçimde müdahale etmişlerdi. Zorunlu ihtiyaç maddelerinin dağıtımını çoğu kez, pazar mekanizması yerine, devletin siyasi ve idari birimleri üstlenmişti. Ancak, elde edilen sonuçlar ülkeden ülkeye fark ediyordu. Türkiye savaş ekonomisinde Almanya’yı örnek almışsa da benzer kurumsal düzenlemelere gidememişti. Necmeddin Sadık [Sadak]’a göre, Almanya’daki başarının nedeni, bu ülkede yıllardır var olan “teşkilat” ve “inzibat”tı. Her ikisi de bir ulusu oluşturan “ictimai vicdan”a bağlıydı. Tüccarın fahiş fiyatla mal satmasını ya da memurun yasadışı yollarla ticarete atılmasını mevzuatla önlemek güçtü. Etkin olacak denetim bireyin kişisel vicdanı ve onu yönlendirecek, nüfuzu altında bulunduracak, en ufak bir sapmaya şiddetle karşı koyacak olan ulusun vicdanıydı.
Sayfa 203·Kitabı okudu
Alıntı
Solidarizm anlayışı hüküm sürdüğü sürece Türkiye’de sınıf kavramı en çekinilen sözcük oldu. Sınıf mücadelesinin reddi solidarizmin ana şiarını oluşturdu. Dünya krizinin giderek yoğunlaştığı iki dünya savaşı arası evrede var olanı korumak temel kaygıyı oluşturdu. Sınıflaşmanın kentleşme sonucu oluştuğu vurgulandı. Kimi çevrelerde toplumu çökerten sınıf mücadelelerinden kaçınmak için kentleşmenin önlenmesi gerektiği ileri sürüldü. Bu Türkiye’de de kaygı doğurdu. Nitekim yukarıda da belirtildiği gibi Tek Parti programında köycülük ön plana çıktı. Köy duru, saf ırkın ya da ulusal değerlerin arandığı ortam olarak tanımlandı.
Sayfa 154·Kitabı okudu
Alıntı
Solidarizme göre, 19. yüzyılda ekonomist ve sosyalist öğretiler aracılığıyla toplumsal sorunun saptanmasına rağmen tutarlı bir çözüm getirilememişti. Ekonomist kesim, çabanın bireyi yükselttiğini, gayretin onu güçlü kıldığını, rekabetin bir ayıklama ve ilerleme unsuru olduğunu vurguluyor; ancak “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” [laissez faire, laissez passer] düsturuyla adaleti yeterince gözetmiyordu. Sosyalist ya da kolektivist kesim ise salt maddi kaygılarla, adalete arka çıkıyor, toplumun mutluluğu paylaştıracak bir güç olarak görüyor, insanın tek varlık nedeni özgürlüğünü yitirmesine yol açacak sözde bir adalet kentini (cité de justice) otoriter yöntemlerle kurmayı düşlüyordu. Solidarizm, her iki öğretinin sakıncalarını giderecek, adaletle özgürlüğü aynı potada bağdaştıracak, ekonomiyle sosyalizmi uzlaştıracak bir çözüm peşindeydi. Diğer bir deyişle, serbest teşebbüs ve mülkiyetin dokunulmazlığına gölge düşürmeksizin liberalizmle sosyalizm arası bir “orta yol”, üçüncü bir yol arıyordu.
Sayfa 145·Kitabı okudu
Tarih
İlginçtir, Abdülhamid dönemi olmasına rağmen yazarların Dreyfus kitabı herhangi bir sansüre takılmamıştı. Alfred Dreyfus Yahudi bir anne-babanın çocuğuydu. 1894’te Fransız generalleri arasında görevliydi. Almanya’ya karşı savaş yitiren ve içten içe çalkantılar yaşayan Fransa’da aşırı milliyetçi çevre yaşadıkları yenilginin nedeni olarak gösterecek bir günah keçisi arıyordu. Bu bağlamda Alfred Dreyfus haksız yere casuslukla suçlanmıştı. Dava sırasında ünlü romancı Émile Zola’nın “İtham ediyorum” başlığıyla yaptığı savunma ülke kamuoyuna ayağa kaldırmış, halk galeyana gelmiş, olay bir hukuk davası olmanın çok ötesine taşınmıştı. Ali Reşad ile Babanzade İsmail Hakkı işte bu noktada Dreyfus Meselesi ve Esbâb-ı Hafiyyesi’ni yazarak görüşlerini ortaya koymuşlardı. Yayınlan haberdar olan Alfred Dreyfus’un avukatı Laborie, ünlü romancı Émile Zola, Paşa ve Babanzade İsmail Hakkı’ya teşekkür mektupları iletmekteydiler. “Hakikat ve adalete hizmet ettikleri” gerekçesiyle yazarların hizmetlerini kutluyorlardı. Alfred Dreyfus’un sözleriyle: “Hakikat yürüyüşünü tamamlayacak ve asla durdurulamayacaktır.” (La vérité est en marche et rien ne l’arrêtera.)
Sayfa 101·Kitabı okudu
Tarih