Yaşar Kemal Binboğalar Efsanesi'nde çoktan kaybedilmiş bir hikayeyi, dağılmaya yüz tutmuş, dönemin hızla değişen şartlarına, modern devlete uyum sağlayamamış, bir yandan da geleneklerinden vazgeçemeyen bir halkın mücadelesini anlatıyor. Fakat bunu öyle kuru kuru değil de bütün öyküleri, halk masallarını, mitleri, ritüelleri yeniden gün yüzüne çıkararak, hatta kimi zaman son bir çırpınış için yeniden inşa ederek icra ediyor. Eski soylu, gösterişli günlere, beylere, obalara, Horosan'a, Türkmenlerin ayak bastığı her yere özlemle, umutla, bıkkınlıkla bir bakış atarak, kıvılcım çakması gibi bir anlığına hatırlayarak biz okuyucuları da bu hüzünlü, çaresiz hikayeye sürüklüyor Yaşar Kemal.
Hikaye baştan kaybedilmiştir dedim çünkü kitabın daha en başında, Hıdırellezde, Hızır ve İlyas'ın buluşacağı, iki yıldızın iç içe geçip ışığıyla bütün dünyayı besleyeceği, yaşamın bir anlık durup sonrasında görülmemiş bir bereketle yeniden canlanacağı gecede, obada Haydar Usta dışında herkesin türlü ihtirasların, hırsların, arzuların pençesine düştüğüne tanık oluyoruz. Kimse zor durumda kalmış, başa çıkamayacağı bir yıkıma doğru sürüklenen oba için kendi arzularından vazgeçememektedir. Fakat dinler tarihinden, düşünce tarihinden biliriz ki tam da kriz zamanlarında anlatılar, efsaneler, dinler hayatta kalmak için üyelerinden, cemaatlerinden sonsuz bir inanç veya keskin bir reform talep ederler. Güçlü bir efsanenin koruyup kollayıcılığına yönelik beklentiyi, isteği tam da Kerem çaresizlikten, vicdan azabından kıvranırken gözlemleriz fakat Binboğa tam da yıkımın, yok oluşun hikayesine dönüşecektir. Beklenen, arzulanan eski günler geri getirilemez biçimde kaybedilmiştir.
"Binboğa dağı tepeden tırnağa kaynaşıyor, balkıyor, ta göğün yedinci katına kadar yıldız yıldız kaynaşıp savruluyor.