Bir fincan çayla ilgili eski bir benzetme vardır. Taze çay içmek istiyorsanız fincanınızdaki eski çaydan kurtulmanız gerekir, yoksa fincanınız taşar ve her şey sırılsıklam olur. Kafanız da o fincan gibidir. Kapasitesi sınırlıdır ve dünyayla ilgili bir şeyler öğrenmek istiyorsanız bunu alması için kafanızı boşaltmanız gerekir. Tüm yaşamınızı fincanınızdaki eski çayın şıpırtısıyla, bunun harika bir şey olduğunu düşünerek harcamak çok kolaydır; çünkü yeni bir şeyi gerçekte hiç denememişsinizdir, çünkü hiçbir zaman içeri almamışsınızdır, çünkü eskisi onun girişini önlemiştir, çünkü siz eskisinin çok iyi olduğundan eminsinizdir, çünkü siz yeni bir şeyi hiç denememişsinizdir... bu böylece sürüp gider sonsuz bir sarmal biçiminde.
Yeni insanın ebeveynleri yoktur, sadece yeni insanı dünyaya getiren suçlular vardır; kendi dünyaya getirdikleri bu yeni insana tüm budalalıkları ve darkafalılıklarıyla davranırlar. Bu suçu işlerken de dünyadaki tüm hükümetlerin desteğini alırlar, zira aydınlanmış ve dolayısıyla gerçekten çağcıl insanlar haliyle bu hükümetlerin işine yaramayacaktır. O yüzden milyonlarca ve milyarlarca ahmak, muhtemelen daha on yıllarca ve belki yüzyıllarca tekrar tekrar milyonlarca ve milyarlarca ahmak üretecek.
Bizi dünyaya getirenler, yani ebeveynlerimiz tam bir cehalet ve alçaklık içinde bizi dünyaya getirmişlerdir. Biz bir kere var olduktan sonra bizimle başa çıkamazlar, tüm başa çıkma denemeleri başarısızlığa uğrar ve çok geçmeden vazgeçerler, yine de bunu vaktinde yapmaz, bizi mahvetmeyi başarırlar.
Günlerin art arda devriliverişindeki usa sığmaz hız: Kimi açıdan, yaşanan günlerdeki korkunç boşluklar, doyumsuzluklar, delikler... Kimi açıdansa kütlük, doluluk, sıklık, yoğunluk.
Mucizeler ve efsaneler gerçekte uygarlıkların asıl destekleridir. Görünüşler ve gösterişler tarihte gerçeklerden daha fazla bir rol oynamıştır. Gerçekte olmayan gerçek olana üstün gelmiştir.