İnsan bir bukalemundur. Doğasının yasası gereği, bulunduğu yerin rengini alır. Çevresindeki etkiler onun tercihlerini, kaçındığı şeyleri, politikasını, beğenilerini, ahlakını, dinini yaratır. Bunların hiçbirini kendisi için yaratmaz.
Seninle konuşmaktan ben ne kazanıyorum? Söyle, beni heveslendir. Neden böyle bir arzu duyayım? Koyun sevdiği otları gördü mü iştahlanır. Ona taş ya da ekmek göster yerinden kıpırdamaz bile. Dolayısıyla bizim de doğal bazı arzularımız vardır. Mesela, konuşmaya değecek insanlar. Bizim içimizdeki ruhu canlandıracak bir dinleyici. Ama bir taş ya da ot gibi oturursa ben neden konuşma arzusu duyacağım?
Sana sadece şunu söyleyebilirim. Kim olduğunu bilmeyen, ne için doğduğunu bilmeyen, bu dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlamayan, o yüzden de ne işe yaradığını bilmeyen, iyi ile kötüyü birbirinden ayıramayan, güzellikle çirkinliği ayırt edemeyen, doğruyla yanlışı bilemeyen hiçbir zaman arzularını, içgüdülerini ve tiksindiği şeyleri şekillendirirken mantığını kullanmayacaktır. Aslında hiçbir şey bilmezken tek kelime ile kör ve sağır dolaşıcaktır. Ama bu şaşırtıcı birşey mi? İnsanlık başladığından beri zaten bütün hataların sebebi bu cehalet değil midir? Sana bütün söyleyeceğim bu ki, bu bile fazla. Neden? Çünkü sen benim ruhumu canlandırmadın.