Öncelikle yazarın ilk "Simyacı" kitabını okumuştum. Daha sonra bu kitap ile tanıştım, psikolojik kitap türlerini sevdiğim için arkadaşımın önerisi ile aldım ve iyi ki de almışım. Akıcı ve açıklayıcı bir dili vardı bu yüzden çok kısa sürede okudum. Kitabı okurken "Sana gül bahçesi vadmedim" kitabın da anımsatmıştı (başlangıç için söylüyorum). Başta karakter ve olay döngüsü Deborah'la benzer gibiydi fakat hikayenin sonradan olaylar farklı evriliyordu. Veronikayı okurken biraz kendime benzettim diyebilirim stabillikten sıkılmış, her gün aynı yaşamanın ona artık cazip gelmediği bir dönemden geçiyordu ve böyle bir dönemde intihara kalkışmıştı. Gözünü açtığında ise kendisini akıl hastanesinde bulmuştu. Aslında zengin bir ailenin kızı o yüzden dışarıdan baktığında her şeye sahipmiş gibi görünebilir. Ama hayatın anlamsızlığından şikayetçi olduğu için mutsuz biriydi, intihar etmesinin sebebi de buydu ama sonuç başarısızdır. Hastanenin ilk dönemlerinde pek kimseyle arkadaşlık kurmazken daha sonra oradakilerle ilişki kurmaya başlar ve kendi kimliğini keşfetmenin farkına varır fakat Doktor Igor tarafından çok az ömrü kaldığını öğrenir. Tam da kendini s Webkeşfetmeye başlamışken öleceğini bilmek?
Bir ince detay ise kitapta sadece veronika'nın hayatından değil, hastanedeki diğer hastaların hayatına da değinilmiştir. Bence çok hoş bir detaydı.
Normalliğin asıl deliğin olabileceğini anlatmaya çalışan (benim çıkarımım) Paulo Coelho, okurken düşündüren ve empati yaptıran bir yazar.
Paulo Coelho belki de biz de bir gün intihara kalkışsak ve daha sonrasında bir haftalık ömrümüzün kaldığını öğrenirsek ne yaparız diye düşünmemizi istemişti. Son günlerimizi dolu dolu yaşamak istemez miyiz? Yaşamın kıymetini bilmek için illa geri sayım yapmamız mı gerekir?