“Hepimiz günün birinde ya bir sahil kasabasına ya da bir dağ köyüne yerleşmeyi düşünmüyor muyduk? Şu işleri bir halledelim, bir kaç yıl sonra çıkıp gideceğim buralardan deyip durmuyor muyduk zaten? Gitmiyorduk oysa hiç bir yere. Üç beş kuruş maaş aldığımız işimize, taksitle ödeyip başımızı soktuğumuz küçücük evlere, eşyalara ve daha bir sürü şeye yapışıp kalmıştık. Gerçekleşmesi mümkün olmayacağını bildiğimiz bir hayali gezdirip duruyorduk içimizde. O sıkışmışlık duygusunun verdiği çaresizlik bizi farkında olmadan vazgeçemediğimiz o eşya ve şeylere sıkı sıkıya bağlıyordu. İçinde olduğumuz kuyunun derinliğini bilmeden çırpınıp duruyorduk. O kuyudan kurtulmak istedikçe daha da dibe düşüyor, bunu fark ettiğimiz zamanlarda ise işte o sahil kasabasını ve dağ evini düşünüyorduk.”
“Minnet duygusu feci bir şey Ziya bey, onun insanda nasıl bir tahribata yol açtığını bana kalırsa ancak yaşayan bilir. Aslında sadece tahribata yol açmakla kalmıyor, insanı eksilte eksilte gönüllü bir köleye de dönüştürüyor bu duygu.”