Aşk mıdır ki bî vefa güller elinden geceler
İnletip bülbülleri ta subh-u güya eyleyen
Neredeyse 2 buçuk haftada sindire sindire okuduğum bu kitap, Kara Fazlî’nin 2450 beyitlik Gül-ü Bülbül’ünün Türkçeleştirilmiş halidir. Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’ya ithaf edilmiş olup, ithaf edilen kişiden de anlaşılacağı üzere Divan edebiyatının zirveye ulaştığı 16.yüzyıl harikalarındandır. Zaten Anadolu sahasında yazılan en iyi Gül-ü Bülbül mesnevisi seçilmiştir. Bana göre Kara Fazlî bu mesnevide alegoriyi arşa çıkarmıştır, hikayedeki tüm karakterler çiçek, mevsim, yıldız isimleri olup neredeyse tüm divan edebiyatı mazmunlarına yer vermiştir.
Gül-ü Bülbül, Fars edebiyatında da ilk Feridüddin Attar’ın Bülbülname’si ile başlamıştır. Asırlardır hiç önemini kaybetmeden günümüze gelmiş bu mazmun, tasavvufta da musikide de sıklıkla kullanılmıştır. (Bunu düşünürken bile kafamda Münip Utandı’nın “bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde” sesi yankılanıyor..) Gül ile Bülbül’ün aşkını anlatan sayısız musiki eseri vardır; şiir, musiki, resim gibi birçok sanat dalının müşterek kahramanıdır.
Benim aşkım da apansız bir yağmurun altında,
“Bir kızıl goncaya benzer dudağın
Açılan tek gülüsün sen bu bağın.”
nağmeleriyle başladı. Bu sebeple Gül ile Bülbül hikayesine hep derin manalar, kara sevdalar yüklemişimdir..
Herkesin bildiği üzere gül, uğruna canlar verilen, her aşığına cefâ çektiren, güzelliği dillere destan sultandır. Herkesi mest eden, âleme nâm salan, şairin “ Bin yıl ömrüm olsa, kıyamet kopana dek her sözümde bin vasfını anlatsam onun bir kılını bile anlatmış olamam.” diye tasvir ettiği sevgilidir. Nazlıdır, edalıdır..
Bülbül ise hakiki aşıktır, sabrın vücut bulmuş halidir. Bir gül uğruna bağrı yanık halde inleyip duran, kalbi kırık, nefesi aşk kokan meftûndur.