Lizbon’a Gece Treni (2004), Pascal Mercier (asıl adıyla Peter Bieri) tarafından yazılmış, felsefi derinliği ve düşünsel yolculuğu yoğun bir roman.
Hikâye, prefektörlük gibi sıradan bir yaşam süren Raimund Gregorius’un ani bir kararla Bern’den Lizbon’a gitmesiyle başlar.
Bir Portekiz kitabı ve tren bileti bulduktan sonra, Salazar diktatörlüğüne karşı direnişin içinde yer almış doktor Amadeu de Prado’nun yaşamını ve felsefesini araştırmaya koyulur.
Bu dışsal yolculuk aynı zamanda içsel bir varoluş sorgulamasıdır: kimlik, seçimler, anlam arayışı ve özgür irade temaları romanın merkezindedir.
Mercier, anlatıyı sıradan bir seyahat romanı seviyesinden çıkarıp insanın kendi geçmişi ve potansiyeliyle yüzleşmesine dönüştürüyor.
Mercier Romanında Lizbon yalnızca coğrafî bir hedef değil,
Gregorius’un bastırılmış duygu ve merakının açığa çıktığı bir metaforik mekân olarak işlev görür.
Anlatı, hem Prado’nun notlarındaki felsefi düşüncelerle hem de Gregorius’un kendi yaşamına bakışıyla iki katmanlı bir diyalog oluşturur.
roman derin felsefi bir yolculuk ve insanın kendi olma arayışının zarif bir anlatısı olarak gördüm.
Avrupa’da ve dünya çapında geniş bir okur kitlesi tarafından benzer temaların işlendiği eserlerle karşılaştıracak olursak yazarı takdir etmemiz gerek.
Kısaca; Lizbon’a Gece Treni, okuru basit bir maceradan öteye taşıyan, kendini ve yaşamını sorgulatan bir felsefi roman olarak gördüm.
İster derin düşüncelerle dolu anlatımı takdir edin, ister temposunu ağır bulun; eser çoğu eleştirmen ve okur tarafından ruhsal ve entelektüel bir yolculuk olarak değerlendirildiğini göreceksiniz.
Sizlere kısa bir alıntı ile iyi okumalar dilerim.
“Disappointment is considered bad… But how could one gain clarity about oneself without disappointment?”
(Hayal kırıklığı kötü sayılır.
Ama