İlkokulda çok tuhaf ve biraz da akılsız bir sınıf arkadaşımız vardı. Öğretmen onu tahtaya kaldırıp matematik ödevini yapıp yapmadığını sorduğunda, o da benim büründüğüm sessizliğe bürünür, ne evet ne hayır der, öylece bir suçluluk ve yetersizlik duygusuyla, ağırlığını bir sağ bacağına, bir sol bacağına verip duruşunu değiştirerek karşımızda öğretmeni öfkeden çıldırtana kadar dikilirdi. Bir kere sessizliğe büründükten sonra insanın ağzını açmasına imkân olmadığını, hatta insanın yıllarca, yüzyıllarca susacağını, onu sınıfta şaşkınlıkla seyrederken anlayamazdım. Çocukluğumda mutlu ve hürdüm. Ama yıllar sonra o gece, Sıraselviler Caddesi'nde, konuşamamak neymiş anladım. Füsun'a olan aşkımın da en sonunda bu çeşitten bir inat ve içe kapanma hikâyesi olduğunu da hayal meyal hissettim. Ona olan aşkım, takıntım, her neyse, başka biriyle özgürce bu dünyayı paylaşmak yolunu tutamıyordu bir türlü. Bunun şu anlattığım âlemde olmayacağını ruhumun derinliklerinde daha başta anlamış, içime dönmüş, Füsun'u kendi içimde arama yolunu tutmuştum. Onu kendi içimde bulacağımı da Füsun bence anlamıştı. Sonunda her şey iyi olacaktı.
Bu arada Füsun ile göz göze gelince vakti unutur, sonra saatime çaktırmadan bir bakış atınca yirmi dakika değil, kırk dakika geçmiş olduğunu telaşla görür, gene "Kalkıyorum efendim ben," der, ama gene kalkamazdım. Yerimden kalkamayınca zayıflığıma, hareketsizliğime öfkelenir, öyle derin bir utanç duyardım ki, yaşadığım an dayanılmayacak kadar ağırlaşırdı.
Hayatımızı Aristo’nun Zaman’ı gibi bir çizgi olarak değil de, böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yıllar sonra düşündüğüm gibi Füsunların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür. Çukurcuma’daki eve yemeğe gittiğim akşamların her birini –en zorunu, en umutsuzunu ve en gurur kırıcı olanını bile– bugün büyük bir mutluluk olarak hatırlıyorum.
Eğer umutsuzca âşıksak, baba kaybından en sıradan talihsizliğe, mesela anahtarımızı kaybetmeye kadar her şey, diğer bütün acılar, dertler ve huzursuzluklar, her an yeniden kabarmaya hazır olan bu asıl ıstırabımızın tetikleyicisi olur. Benim gibi aşk yüzünden bütün hayatı altüst olmuş biri, diğer bütün dertlerinin çözümünün de aşk acısının sona ermesiyle mümkün olacağını sandığı için, içindeki yarayı istemeden daha da derinleştirir.