1.Dünya Savaşı sırasında orduda görevli bir Yahudi doktorla aristokrat bir albay olan arkadaşı, yoğun ateş başlayınca sipere inerler. Albay, dalga geçer bir tavırla, “Korkuyorsun değil mi?” der. “Bu da Aryan ırkının Yahudi ırkından daha üstün olduğunun başka bir kanıtı.” “Elbette korkuyorum,” diye karşılık verir doktor. “Ama üstün olan kim? Eğer benim kadar korkmuş olsaydın, sevgili albayım, çoktan kaçmış olurdun.” Önemli olan kendi içinde korkularımız ve kaygılarımız değildir, bunlara karşı aldığımız tavırdır. Bu tavır özgür olarak seçilir.
Auschwitz toplanma kampında ölüme mahkum olan bu gençlerden her birisi, sevdiği bir şairin, romancının veya bilimcinin kitaplarından birkaçını alıp çantasına saklamıştır. Şimdi kim gelip de beni Dreigroschenoper’inde “Yiyecek önce gelir, ahlak ondan sonra” diyen Bertold Brecht’in haklı olduğuna ikna edebilir?
Sigmund Freud, Prenses Bonaparte’ a yazdığı mektubunda şöyle demiştir: “Kişi, yaşamın anlamını veya değerini sorguladığı an, hastadır.” Ama ben, yaşamın anlamını merak eden bir insanın, ruh hastalığını dışa vurmaktan çok, insanlığını kanıtladığına inanıyorum.