Ahmet Ümit ile tanışmam bu romanla oldu ama kesinlikle burada bitmeyecek. İstanbul Hatırası, klasik bir polisiye olmanın çok ötesinde, cinayetler aracılığıyla İstanbul’un tarihine tutulmuş etkileyici bir roman.
Romanda işlenen her cinayet rastgele değil, her biri İstanbul’un farklı bir tarihsel katmanına ve simgesel mekanına bırakılmış bilinçli izler taşıyor. Sarayburnu’nda başlayan ve Kral Byzas’a uzanan ilk cinayet, İstanbul’un kuruluş mitine kapı aralarken, Çemberlitaş’ta Konstantin dönemine, Altınkapı’da II.Teodosius’a, Ayasofya’da Jüstinyen’e uzanan cinayetler şehrin Bizans hafızasını adım adım ortaya çıkarıyor.
Fatih Camii–Topkapı Sarayı hattında işlenen cinayetle bu kez Osmanlı dönemine geçiliyor ve Fatih Sultan Mehmed sahneye çıkıyor. Süleymaniye’de Mimar Sinan’ın izleriyle birlikte Kanuni Sultan Süleyman dönemi anılırken, son durak Sarayburnu cinayetleriyle İstanbul’un çok katmanlı tarihi kanlı bir daire çizerek tamamlanıyor.
Bu cinayetlerin kurbanları da tesadüfi değil: arkeolog, şehir plancısı, gazeteci, mimar, eski belediye başkan yardımcısı, avukat ve mütahit. Hepsi İstanbul’la, onun tarihine yapılan tahribatla ve kente karşı işlenen suçlarla doğrudan ilişkili. Bu noktada roman, kim öldürdü? sorusundan çok neden öldürüldü? sorusunu öne çıkarıyor. Katiller yalnızca insanları değil, İstanbul’un hafızasını yok eden zihniyeti cezalandırıyor.
Katillerin kimliğine dair ipuçları ise oldukça ustaca serpiştirilmiş. Okur, roman boyunca birden fazla kişiden şüphelenmeye yönlendiriliyor. Kimi zaman entelektüel bir karakter, kimi zaman devletin içinden biri, kimi zaman da geçmişi yaralı bir figür olabilir hissi yaratıyor. Ancak Ahmet Ümit, beklentiyi bilinçli olarak yükseltip okuru defalarca yanlış yola sokuyor. Bu da finaldeki çözümü sıradan bir sürpriz olmaktan