Eskiden psikiyatristler izledikleri insanların fonunu aile ve yakın çevre ile tanımlarlardı ve bu da yeterli olurdu. Günümüzde ise ülkenin, hatta bazen dünyanın, sınıfsal değerler gibi toplumsal ya da kültürel, politik, ekonomik, teknolojik dönüşümlerini bireyin fonuna dahil ederek değerlendirme gereği ortaya çıktı. Günümüz insanının dünyasındaki bu boyutlar psikoterapi ortamına pek doğrudan getirilmiyor olsa da kişilerin yaşam biçimlerine ve yaşadıkları zorlanmaların bazılarına etkileri çok açık.
Biri, gerçekten kararlı davrandığımızda, insanların bazen soru bile sormadan bizi o halimizle kabul edebilmeleri. Bu kararlılığın temelinde tabii ki risk alabilme, dolayısıyla yüreklilik var. Diğeri de biz kendimiz olup içimizden geldiğince davranabildiğimizde, bizi dibe çekme eğiliminde olan diğer kişinin de bu tavrından vazgeçip bize katılabileceği gerçeği. Çünkü insanlar genellikle hayatiyetin olduğu alanları yeğliyorlar, kendileriyle birlikte siyahlara doğru sürüklenenleri değil.
1940’lı yılların ilk yarısının çocuklarını ve büyüklerini dile getiriyor. Hayatın daha kendiliğinden ve yavaş aktığı günleri. Kayıgılar o zaman da yaşanıyordu, ama bugün baktığımda, üretimi kaygıdan çok, somut nedenlerle ilintilenmiş gibi görünüyor. Trajedi yaşandığında acısı da içten paylaşılırdı. Kadercilikten farklıydı bu, hayat geldiği gibi kabul edilirdi. İnsanlar bulundukları konumu da kabul etmiş gibiydiler. Daha iyi yaşanırlara özenip onlara benzemeye çalışılmazdı, açgözlülük ve sınıf atlama çabaları yoktu, zaten kimse aniden zengin olmazdı. “Psikolojik sorun,” diye bir kavram yoktu, sadece bazı insanlar biraz ayrıksıydılar. Bunların, toplum yapısı dediğimiz şeyin bugünkü eşdeğer sayılabilecek duyarlara baktığımızda gördüklerimizden farklı olduğunu biliyorum.
Zeka, birtakım fikirlerin terkibi olmaktan önce, dikkat ve arayıştır. İrade, seçme mercii olmaktan önce, hareket etme, kendi hareketine göre eylemde bulunma kudretidir.