“Sen düşüncelerine öylesine gömülmüş, eyleme öylesine batmışsın ki hayatı görmüyorsun. Görülmemiş güzellikte bir dünyada yaşıyorsun ama farkında değilsin.”
Roberto Krakus ait olduğu evrenin güzelliğini kavrayamıyor, diye düşündü. Zavallı adam, ailesinin bağrında kendini güvensiz hisseden bir çocuk gibi acı çekiyor olmalıydı. Toprak Ana’dan kendini tecrit etmek isteyecek kadar tehdit altında hissetmek korkunç olmalı… Doğadan kopmak, uykumuzda yapabileceklerinden korkarak ellerimizi kesmeye benzer.
Yaklaşık üç haftadır Jungle Time’ı Ozalee sunuyordu. Artık iyice alışmıştı. Ayakta duruyordu. Görevi, sıradan bir iş gibi kabul etmişti. Jungle Time’ın onun gözünde hiçbir özelliği yoktu. Fakat Krakus, her gün ısrarla sunuculuk yapmanın vereceği şeref üzerinde duruyordu. Herkesin onun yerinde olmak istediğini, seçildiği için şanslı olduğunu, bunun alışılmadık bir görev olduğunu sürekli tekrarlıyordu. O da alışık olmadığı bir gurur hissetmeye başlamıştı. O zamana kadar kendisine yabancı olan bir duygu. Tuhaf bir duygu. Geçmişte, yaptıklarından gurur duyduğu olmuştu kuşkusuz, ama ilk kez kendini başkalarıyla kıyaslamadan kaynaklanan bir gurur duyuyordu. Tuhaf bir şekilde, başkalarının sahip olmadığı bir konuma sahip olduğu için kendini gururlu hissediyordu. Farklı, daha iyi, daha güzel olduğunu düşünüyordu… Bunu daha önce hiç hissetmemişti. Artık kendini üstün, eşsiz görüyordu.
“Bu bağları parçalamak, yerlileri tecrit etmek, onları birbirlerinden fiziksel olarak ayırmak gerek. Aile içinde bile ayrı olmalılar. Böylece birlikte olmanın mutluluğunu unuturlar. Her birinin dünyanın geri kalanından bağımsız olarak var olduğuna inanmaları gerek. Onları dünyanın üstünde ve dünyadan üstün olduklarına, hatta bu dünyayı köleleştirebileceklerine ve ona egemen olabileceklerine inandırmak gerek. Sonra da onları bencil mutluluk yanılsamalarıyla cezbetmeli. Sonunda ise mutluluğun haricen kazanıldığına inandırılmalılar, tıpkı başkaları üzerinde, evren üzerinde, tanrılar üzerinde kazanılan bir zafer gibi…”